<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dindersi Din Eğitimi Ve Dini Sevenlerin Paylaşım Yeri - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.dindersiforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dindersi Din Eğitimi Ve Dini Sevenlerin Paylaşım Yeri - http://www.dindersiforum.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 00:55:58 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İslamda Eşcinselliğin Hükmü Nedir ???]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3650.html</link>
			<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 00:54:09 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3650.html</guid>
			<description><![CDATA[Bir arkadaşımızın eşcinsellik konusunda aşağıdaki ifadeleri beni düşündürdü<br />
şöyle sanala bakayım..bilim adamları ne diyor...en başata Kuranın sonrada Hadislerde nasıl bakılmış göz atalım istedim<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Lut Kavmi ile eşcinsellerin durumu aynı şey midir, bilemiyorum. Bunca bilim adamı farklı şeyler söylüyor, eş cinselliğin zaman zaman tabii bir kimlik olduğunu söyleyen bilim adamlarının sayısı bilhayli fazla. <span style="font-style: italic;">Bunları hiç mi dikkate almayacağız</span>? <span style="text-decoration: underline;"><span style="font-style: italic;">Çoluk çocuğun,</span></span> 'eş cinselliğin tedavisi vardır' gibi savunmalarına mı güveneceğiz. Bir çırpıda 'günahtır' demek, bilemiyorum ama, kolay değil gibime geliyo.</span></span></span><br />
<br />
****<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="color: #0000CD;"><span style="font-weight: bold;">Dindara düşman, eşcinsele dost<br />
</span></span></span><br />
Dostumuz Ali Bulaç bir tv programında, eşcinsellik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair bazı Arap aydınlarının tespitlerinden bahsetmiş; bunun da kendi düşüncesi değil, onların düşüncesi olduğunu açıklamış. Buna rağmen belli çevreler Sayın Bulaç'a yönelik "âdeta bir linç girişimi" başlatmışlar. Artık buna alıştığımız için fazla da önem vermemek gerekiyor. Ancak bu vesile ile ülkemizdeki çifte standardı gündeme taşımakta fayda görüyorum.<br />
<br />
Önceki günkü yazısında (15 Mayıs 2009) Sayın Prof. Dr. Nevzat Tarhan bunu (çifte standardı gündeme taşıma işini) çok güzel yapmış, eline ve kalemine sağlık.<br />
<br />
Prof. Tarhan eşcinselliğin doğuştan mı (bir gen sebebiyle mi) yoksa eğitimden mi kaynaklandığı konusunda ilmi bilgi verdikten ve eşcinsellikle şiddet arasındaki ilişki konusunda ispatlanmış bir bilginin de bulunmadığını kaydettikten sonra şöyle diyor:<br />
<br />
"Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir. Eşcinselliğe karşı korku, nefret ve düşmanlık duyguları taşıyan kişilerdir.<br />
<br />
"Homofobi gibi bir sosyal olguya karşı yapılan haklı mücadele gereklidir. Eşcinselliğe karşı çıkanlar da gerekçeleri ile fikir mücadelelerini yapmalıdırlar. Gelecek kuşaklarımızın toplumsal ahlakını kendi doğrularını savunma haklarına sahiptirler.<br />
<br />
Aynı özgürlüğü dinini yaşamak isteyen kişilere göstermemek çifte standart değil mi? Eşcinsel müdafilerine duyurulur."<br />
<br />
Bu ülkede yıllardan beri dindarlara, din adamlarına, başörtülülere, İslamcılara karşı kampanya yürütülüyor. Cemaat ve tarikat içinde öğrenme ve dinini yaşama yolunu seçmiş Müslümanlara karşı ayrımcılık uygulanıyor; onlar bu ülkenin vatandaşları değilmiş, onların insan haklarında yerleri yokmuş gibi davranılıyor. İnsan hakları savunucusu geçinen kalemler bu zulüm karşısında sessizler. Sıra eşcinsellere gelince "din ve ahlak açısından" farklı inanan ve düşünenlerin, düşmanlık aşılamadan tenkit haklarına bile saygı gösterilmiyor, bunu yapanlara karşı linç girişimi başlatılıyor.<br />
<br />
Çifte standart bu değilse nedir?<br />
<br />
Yıllardır bazı mümin eşcinsellerden, durumlarının dini yönünü soran mektuplar aldım ve onlara özel cevaplar verdim. Son günlerde ABD'den aldığım bir mektupta, Afrikalı bir eşcinsel imamdan söz ediliyor ve bu imamın yazdığı bir kitapta "eşcinselliğin İslam'da yeri olduğu"nun iddia edildiği bildiriliyordu.<br />
<br />
Güney Afrika'da, başkent Cape Town'da yaşayan imamlık ve öğretmenlik de yapan Muhsin Hendricks ile yapılan bir röportaj da bana gönderildi. Pek yakında inşallah bu röportajı ele alacak ve İslam'ın eşcinselliğe nasıl baktığını açıklayacağım.<br />
<br />
************<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Bilim ne diyor?</span></span></span><br />
<br />
Eşcinsellere ve insan hakları adına onları destekleyenlere göre insanlar iki cinsten ibaret değildir; erkek ve kadın gibi bir üçüncü cins de vardır, bu da "eşcinseller"dir. Yani eşcinsellik anormal değil, hastalık ve sapıklık değildir, bu sebeple onlara da, diğer iki cinse tanınan bütün haklar tanınmalıdır.<br />
<br />
Anlaşılan Yahudi ve Ermeni lobileri gibi eşcinsellerin de lobi faaliyetleri var ve birçok çevreyi etkileri altına almışlar.<br />
<br />
Eşcinselliğin, iddia edildiği gibi normal ve yaratılış icabı olduğunu kabul edebilmek için bilimin ve dinin bu konudaki kesin hükümlerine bakmak gerekir.<br />
<br />
Bugüne kadar bilim alanında böyle bir kesin bilgi ve hüküm ortaya çıkmış değildir. Konu üzerinde inceleme ve araştırma yapan ilgili çevreler arasında iki farklı tez vardır ve tartışmalar devam etmektedir.<br />
<br />
Bana gönderilen bir bilgi notuna göre "Geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünde, eşcinsellik, "kişilik bozukluğu" olarak kabul görüyordu. Ancak, 1973'te Amerikan Psikiyatri Derneği (APA), 1990'da ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği 'psikiyatrik bir bozukluk' sınıfından çıkardı. Ama, terapi sürecinden geçen eşcinsellerden birisinin şu sözü dikkat çekicidir: 'Uzun yıllar gey olduğumu sandım. Sonunda anladım ki gerçekte ben gey değil, homoseksüellik problemi olan heteroseksüel bir erkektim.' ... Hiç kuşkusuz eşcinsel gruplar yahut kendilerini sadece eşcinsellerin insan haklarından sorumlu görenler bu fikre müthiş tepki gösteriyor ama Türkçe'ye yeni çevrilen "Erkek Homoseksüeller İçin Onarım Psikolojisi, Yeni Bir klinik Yaklaşım" isimli kitap (Çeviren: Ebru Morgül, Kaknüs Yayınları), konuyu bir kez daha gündeme getirdi. Üstelik, kitabın yazarı öyle bir çırpıda bir kenara bırakılabilecek bir isim de değil. Dr. Joseph Nicolosi, uzun yıllar ABD'de Eşcinsellik Üzerine Ulusal Araştırma ve Tedavi Birliği NARTH'ın başkanlığını yapmış, şimdi de Kaliforniya'daki Thomas Aquinas Psikoloji Kliniği'ni yönetiyor."<br />
<br />
Prof Dr. Nevzat Tarhan'ın bir yazısında (15 Mayıs, Haber 7-İnternet) konuya ışık tutan önemli tespitler var:<br />
<br />
"Homoseksüeller cinsel yönelimini ve cinsel tercihini doğal yani genlerin öngördüğü heteroseksüel yönelime değil, bir sapma olan kendi cinsine yöneltmişlerdir. Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.<br />
<br />
"Homoseksüellik ile ilgili bir gen tanımlanamamıştır. Ancak eşcinsel tercihi olan kişilerin yetiştirilme tarzı araştırıldığında sosyal öğrenmenin rolü göze çarpar. Aşırı koruyucu ve erkeklere düşman bir anne modeli ile zayıf, evle az ilgilenen veya sevgi vermeyen bir baba rollerini sık görürüz."<br />
<br />
Konu bilim yönünden -en azından- tartışmalı olduğuna göre "eşcinselliğin normal olduğu" tezi bir iddiadan ibarettir ve bu teze dayalı hukuki düzenlemeler bilime değil, siyasete dayanmaktadır.<br />
<br />
*********<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Kur'an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor</span></span></span><br />
<br />
M.H. ya bilerek veya cehalet ve bağımlılığı yüzünden âyetleri yanlış yorumluyor; ictihad ve çağdaş yorum diyerek Kur'an-ı Kerîm'e olmadık manalar yüklüyor, on beş asırlık geleneği bir yana atıyor, anlamada ilk muhatapların dili ve örfünü hiçe sayıyor.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm'de Lut kavminin yaptığı kötü fiilin, zorla tecavüz değil, rıza ile de olsa erkekler arasındaki cinsel ilişki olduğu açıktır, zorla olana tahsis etmenin delil ve dayanağı yoktur (Bak. 4/15 7/80 11/69 14/58 15/60 27/5 29/28...)<br />
<br />
Yine yüce kitabımızda "nikah, tezvîc, zevc, zevce..." gibi ilgili kelimeler daima ve istisnasız olarak kadınla erkeğin evlenmesi manasında kullanılmıştır. Baştan beri cinslerin kendi aralarında cinsel ilişkilerine ve karşı cins ile nikahsız ilişkiye olumsuz bakmış ve bu fillere cezalar koymuştur.<br />
<br />
Bizim "Kur'an Yolu" isimli tefsirimizden bir özet aktaralım:<br />
<br />
"Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. /İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir." Nisâ: 4/15-16)<br />
<br />
Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin çeşitli ayetleri birbirini tamamlamış, âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece başlıca cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.<br />
<br />
"Çirkin fiil" diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Buna göre:<br />
<br />
a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; "Allah'ın onlara bir yol açması" ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.<br />
<br />
b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve mânevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.<br />
<br />
c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopadır.<br />
<br />
"Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz!" / "Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz." / Kavminin cevabı, "Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!" demelerinden başka bir şey olmadı. / Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. / Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!" (A'râf:7/80-84)<br />
<br />
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim'in kardeşi Haran'ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. İbrâhim ile birlikte Irak'tan ayrılmış; Tevrat'ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore'de (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, livâtayı da meşrû hale getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları eleştirdi; kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah'tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi (bk. Şuarâ 26/160-164) ve bu yaptıkları sebebiyle onları "müsrifler" şeklinde niteledi. "Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan" anlamına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Kitap ve Sünnet'te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında taşlama (recm), yakma, üstüne duvar yıkma, yüksek bir yerden atmak suretiyle öldürme gibi farklı idam usulleri önermişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ve diğer bazı âlimler ise ta'zîri (hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir ceza) yeterli bulmuşlardır.<br />
<br />
*********<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Hadisler de eşcinselliğe izin vermiyor</span></span></span><br />
<br />
İslamî kaynaklarda konumuzla ilgili iki kelimenin manaları ve mefhumları farklıdır ve –hükümde hataya düşmemek için- bu farkın dikkate alınması gereklidir.<br />
<br />
"Hunsâ" kelimesi, "her iki cinse ait organları bir arada bulunduran veya her ikisi de olmayıp yalnızca idrar yapmaya yarayan bir deliği bulunan insan" için kullanılır. Bunlara erkek mi, kadın mı muamelesi yapılacağı konusunda çeşitli teşhis görüşleri vardır.<br />
<br />
"Muhannes" ise yumuşaklık, söz, bakış, davranış gibi konularda kadına benzeyen erkek demektir.<br />
<br />
Muhannesler de Fıkıh'ta iki guruba ayrılır. Doğumundan itibaren böyle olanlar, böyle yaratılmış sayılanlar; bunlara –işi fuhuş ve zina boyutuna götürmedikçe- bir suç ve günah isnad edilemez.<br />
<br />
İkinci gurup ise sonradan bozularak ve kendi iradeleriyle kadınlara benzemeye özenenlerdir ki, bunlar hadislerde lanetlenmişlerdir.<br />
<br />
M.H. nin yanlış ve yanlı aktardığı hadislere gelince:<br />
<br />
Ebû- Dâvud'un kitabına aldığı hadis şöyledir:<br />
<br />
Hz. Peygamber'e, ellerine ve ayaklarına kına yakmış olan bir muhannes getirildi; Peygamberimiz (s.a.), "Buna ne olmuş" dedi, "Kadınlara benzemeye çalışıyor" dediler. Nakî' denilen bir yere sürülmesini emretti.<br />
<br />
"Onu öldürelim mi" diye sordular, "Namaz kılanları öldürmek bana yasaklandı" buyurdular.<br />
<br />
Bu hadiste şu hususlar dikkat çekiyor:<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.) eşcinselliğe izin vermek veya müsamaha etmek şöyle dursun "kadınsı davranan, ellerine ve ayaklarına kına yakan birinin" bu davranışını bile hoş görmüyor, kötü örnek olmasın diye topluluktan uzak bir yere gönderiyor (tecrid ediyor).<br />
<br />
Hz. Peygamber dönemi toplumu yalnızca "kadınsı davranan" bir kimsenin bile öldürülebileceğini düşünüyorlar, ama Peygamberimiz "onun inanmış ve ibadet eden bir mümin" olduğunu ve öldürülmesinin caiz olmadığını söylüyor.<br />
<br />
Ebû Dâvûd ve Müslim'in kitaplarına aldıkları bir diğer hadis ise şu mealdedir:<br />
<br />
Hz. Peygamber'in hanelerine bir muhannes girip çıkardı (hizmet eder, yardım alırdı), Hz. Peygamber'in eşleri onu, "kadınlara ilgi duymayan (gayr-i uli'l-irbe) sayarlardı (Bak. Nûr Sûresi: 24/31). Bir gün Peygamberimiz (s.a.), o muhannes eşinin hanesinde iken yanlarına girdi, bu sırada muhannes bir kadını anlatıyor; "Önden dört büklüm, arkadan sekiz büklüm ile sallanarak yürüyor" diyordu. Peygamberimiz "Görüyorum ki bu kişi, bunlara kadarını biliyor, bundan sonra yanınıza girmesin" dedi, eşleri de onu evlerine girmekten menettiler.<br />
<br />
Hadisin bir başka rivayetinde şu ek de yer almaktadır:<br />
<br />
"Muhannes Beydâ denilen bir yere gönderilmişti, (eşleri) bu takdirde o açlıktan ölür" dediler, Peygamberimiz de her Cuma günü gelip iki kere eve girmesine, ihtiyaçlarını alıp yerine dönmesine izin verdi.<br />
<br />
Bu hadis de "kadınların cinsel objelerini algılayan" bir kimsenin "erkek sayılacağını ve kadınların ona karşı erkek gibi davranmaları gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca böyleleri işi, hangi cinsle olursa olsun zina boyutuna götürmedikçe onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, fakat topluluk içinde kötü örnek olmaması ve kötülüğe sebep olmaması için uzak tutulması gerektiğini de anlatmış oluyor.<br />
<br />
Sonuç olarak hadislerde de İslam'da eşcinselliğin normal karşılandığına dair bir delil bulmak mümkün değildir.<br />
<br />
Hayreddin Karaman]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir arkadaşımızın eşcinsellik konusunda aşağıdaki ifadeleri beni düşündürdü<br />
şöyle sanala bakayım..bilim adamları ne diyor...en başata Kuranın sonrada Hadislerde nasıl bakılmış göz atalım istedim<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">Lut Kavmi ile eşcinsellerin durumu aynı şey midir, bilemiyorum. Bunca bilim adamı farklı şeyler söylüyor, eş cinselliğin zaman zaman tabii bir kimlik olduğunu söyleyen bilim adamlarının sayısı bilhayli fazla. <span style="font-style: italic;">Bunları hiç mi dikkate almayacağız</span>? <span style="text-decoration: underline;"><span style="font-style: italic;">Çoluk çocuğun,</span></span> 'eş cinselliğin tedavisi vardır' gibi savunmalarına mı güveneceğiz. Bir çırpıda 'günahtır' demek, bilemiyorum ama, kolay değil gibime geliyo.</span></span></span><br />
<br />
****<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="color: #0000CD;"><span style="font-weight: bold;">Dindara düşman, eşcinsele dost<br />
</span></span></span><br />
Dostumuz Ali Bulaç bir tv programında, eşcinsellik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair bazı Arap aydınlarının tespitlerinden bahsetmiş; bunun da kendi düşüncesi değil, onların düşüncesi olduğunu açıklamış. Buna rağmen belli çevreler Sayın Bulaç'a yönelik "âdeta bir linç girişimi" başlatmışlar. Artık buna alıştığımız için fazla da önem vermemek gerekiyor. Ancak bu vesile ile ülkemizdeki çifte standardı gündeme taşımakta fayda görüyorum.<br />
<br />
Önceki günkü yazısında (15 Mayıs 2009) Sayın Prof. Dr. Nevzat Tarhan bunu (çifte standardı gündeme taşıma işini) çok güzel yapmış, eline ve kalemine sağlık.<br />
<br />
Prof. Tarhan eşcinselliğin doğuştan mı (bir gen sebebiyle mi) yoksa eğitimden mi kaynaklandığı konusunda ilmi bilgi verdikten ve eşcinsellikle şiddet arasındaki ilişki konusunda ispatlanmış bir bilginin de bulunmadığını kaydettikten sonra şöyle diyor:<br />
<br />
"Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir. Eşcinselliğe karşı korku, nefret ve düşmanlık duyguları taşıyan kişilerdir.<br />
<br />
"Homofobi gibi bir sosyal olguya karşı yapılan haklı mücadele gereklidir. Eşcinselliğe karşı çıkanlar da gerekçeleri ile fikir mücadelelerini yapmalıdırlar. Gelecek kuşaklarımızın toplumsal ahlakını kendi doğrularını savunma haklarına sahiptirler.<br />
<br />
Aynı özgürlüğü dinini yaşamak isteyen kişilere göstermemek çifte standart değil mi? Eşcinsel müdafilerine duyurulur."<br />
<br />
Bu ülkede yıllardan beri dindarlara, din adamlarına, başörtülülere, İslamcılara karşı kampanya yürütülüyor. Cemaat ve tarikat içinde öğrenme ve dinini yaşama yolunu seçmiş Müslümanlara karşı ayrımcılık uygulanıyor; onlar bu ülkenin vatandaşları değilmiş, onların insan haklarında yerleri yokmuş gibi davranılıyor. İnsan hakları savunucusu geçinen kalemler bu zulüm karşısında sessizler. Sıra eşcinsellere gelince "din ve ahlak açısından" farklı inanan ve düşünenlerin, düşmanlık aşılamadan tenkit haklarına bile saygı gösterilmiyor, bunu yapanlara karşı linç girişimi başlatılıyor.<br />
<br />
Çifte standart bu değilse nedir?<br />
<br />
Yıllardır bazı mümin eşcinsellerden, durumlarının dini yönünü soran mektuplar aldım ve onlara özel cevaplar verdim. Son günlerde ABD'den aldığım bir mektupta, Afrikalı bir eşcinsel imamdan söz ediliyor ve bu imamın yazdığı bir kitapta "eşcinselliğin İslam'da yeri olduğu"nun iddia edildiği bildiriliyordu.<br />
<br />
Güney Afrika'da, başkent Cape Town'da yaşayan imamlık ve öğretmenlik de yapan Muhsin Hendricks ile yapılan bir röportaj da bana gönderildi. Pek yakında inşallah bu röportajı ele alacak ve İslam'ın eşcinselliğe nasıl baktığını açıklayacağım.<br />
<br />
************<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Bilim ne diyor?</span></span></span><br />
<br />
Eşcinsellere ve insan hakları adına onları destekleyenlere göre insanlar iki cinsten ibaret değildir; erkek ve kadın gibi bir üçüncü cins de vardır, bu da "eşcinseller"dir. Yani eşcinsellik anormal değil, hastalık ve sapıklık değildir, bu sebeple onlara da, diğer iki cinse tanınan bütün haklar tanınmalıdır.<br />
<br />
Anlaşılan Yahudi ve Ermeni lobileri gibi eşcinsellerin de lobi faaliyetleri var ve birçok çevreyi etkileri altına almışlar.<br />
<br />
Eşcinselliğin, iddia edildiği gibi normal ve yaratılış icabı olduğunu kabul edebilmek için bilimin ve dinin bu konudaki kesin hükümlerine bakmak gerekir.<br />
<br />
Bugüne kadar bilim alanında böyle bir kesin bilgi ve hüküm ortaya çıkmış değildir. Konu üzerinde inceleme ve araştırma yapan ilgili çevreler arasında iki farklı tez vardır ve tartışmalar devam etmektedir.<br />
<br />
Bana gönderilen bir bilgi notuna göre "Geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünde, eşcinsellik, "kişilik bozukluğu" olarak kabul görüyordu. Ancak, 1973'te Amerikan Psikiyatri Derneği (APA), 1990'da ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği 'psikiyatrik bir bozukluk' sınıfından çıkardı. Ama, terapi sürecinden geçen eşcinsellerden birisinin şu sözü dikkat çekicidir: 'Uzun yıllar gey olduğumu sandım. Sonunda anladım ki gerçekte ben gey değil, homoseksüellik problemi olan heteroseksüel bir erkektim.' ... Hiç kuşkusuz eşcinsel gruplar yahut kendilerini sadece eşcinsellerin insan haklarından sorumlu görenler bu fikre müthiş tepki gösteriyor ama Türkçe'ye yeni çevrilen "Erkek Homoseksüeller İçin Onarım Psikolojisi, Yeni Bir klinik Yaklaşım" isimli kitap (Çeviren: Ebru Morgül, Kaknüs Yayınları), konuyu bir kez daha gündeme getirdi. Üstelik, kitabın yazarı öyle bir çırpıda bir kenara bırakılabilecek bir isim de değil. Dr. Joseph Nicolosi, uzun yıllar ABD'de Eşcinsellik Üzerine Ulusal Araştırma ve Tedavi Birliği NARTH'ın başkanlığını yapmış, şimdi de Kaliforniya'daki Thomas Aquinas Psikoloji Kliniği'ni yönetiyor."<br />
<br />
Prof Dr. Nevzat Tarhan'ın bir yazısında (15 Mayıs, Haber 7-İnternet) konuya ışık tutan önemli tespitler var:<br />
<br />
"Homoseksüeller cinsel yönelimini ve cinsel tercihini doğal yani genlerin öngördüğü heteroseksüel yönelime değil, bir sapma olan kendi cinsine yöneltmişlerdir. Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.<br />
<br />
"Homoseksüellik ile ilgili bir gen tanımlanamamıştır. Ancak eşcinsel tercihi olan kişilerin yetiştirilme tarzı araştırıldığında sosyal öğrenmenin rolü göze çarpar. Aşırı koruyucu ve erkeklere düşman bir anne modeli ile zayıf, evle az ilgilenen veya sevgi vermeyen bir baba rollerini sık görürüz."<br />
<br />
Konu bilim yönünden -en azından- tartışmalı olduğuna göre "eşcinselliğin normal olduğu" tezi bir iddiadan ibarettir ve bu teze dayalı hukuki düzenlemeler bilime değil, siyasete dayanmaktadır.<br />
<br />
*********<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Kur'an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor</span></span></span><br />
<br />
M.H. ya bilerek veya cehalet ve bağımlılığı yüzünden âyetleri yanlış yorumluyor; ictihad ve çağdaş yorum diyerek Kur'an-ı Kerîm'e olmadık manalar yüklüyor, on beş asırlık geleneği bir yana atıyor, anlamada ilk muhatapların dili ve örfünü hiçe sayıyor.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm'de Lut kavminin yaptığı kötü fiilin, zorla tecavüz değil, rıza ile de olsa erkekler arasındaki cinsel ilişki olduğu açıktır, zorla olana tahsis etmenin delil ve dayanağı yoktur (Bak. 4/15 7/80 11/69 14/58 15/60 27/5 29/28...)<br />
<br />
Yine yüce kitabımızda "nikah, tezvîc, zevc, zevce..." gibi ilgili kelimeler daima ve istisnasız olarak kadınla erkeğin evlenmesi manasında kullanılmıştır. Baştan beri cinslerin kendi aralarında cinsel ilişkilerine ve karşı cins ile nikahsız ilişkiye olumsuz bakmış ve bu fillere cezalar koymuştur.<br />
<br />
Bizim "Kur'an Yolu" isimli tefsirimizden bir özet aktaralım:<br />
<br />
"Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. /İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir." Nisâ: 4/15-16)<br />
<br />
Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin çeşitli ayetleri birbirini tamamlamış, âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece başlıca cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.<br />
<br />
"Çirkin fiil" diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Buna göre:<br />
<br />
a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; "Allah'ın onlara bir yol açması" ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.<br />
<br />
b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve mânevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.<br />
<br />
c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopadır.<br />
<br />
"Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz!" / "Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz." / Kavminin cevabı, "Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!" demelerinden başka bir şey olmadı. / Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. / Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!" (A'râf:7/80-84)<br />
<br />
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim'in kardeşi Haran'ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. İbrâhim ile birlikte Irak'tan ayrılmış; Tevrat'ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore'de (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, livâtayı da meşrû hale getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları eleştirdi; kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah'tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi (bk. Şuarâ 26/160-164) ve bu yaptıkları sebebiyle onları "müsrifler" şeklinde niteledi. "Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan" anlamına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Kitap ve Sünnet'te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında taşlama (recm), yakma, üstüne duvar yıkma, yüksek bir yerden atmak suretiyle öldürme gibi farklı idam usulleri önermişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ve diğer bazı âlimler ise ta'zîri (hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir ceza) yeterli bulmuşlardır.<br />
<br />
*********<br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #0000CD;">Hadisler de eşcinselliğe izin vermiyor</span></span></span><br />
<br />
İslamî kaynaklarda konumuzla ilgili iki kelimenin manaları ve mefhumları farklıdır ve –hükümde hataya düşmemek için- bu farkın dikkate alınması gereklidir.<br />
<br />
"Hunsâ" kelimesi, "her iki cinse ait organları bir arada bulunduran veya her ikisi de olmayıp yalnızca idrar yapmaya yarayan bir deliği bulunan insan" için kullanılır. Bunlara erkek mi, kadın mı muamelesi yapılacağı konusunda çeşitli teşhis görüşleri vardır.<br />
<br />
"Muhannes" ise yumuşaklık, söz, bakış, davranış gibi konularda kadına benzeyen erkek demektir.<br />
<br />
Muhannesler de Fıkıh'ta iki guruba ayrılır. Doğumundan itibaren böyle olanlar, böyle yaratılmış sayılanlar; bunlara –işi fuhuş ve zina boyutuna götürmedikçe- bir suç ve günah isnad edilemez.<br />
<br />
İkinci gurup ise sonradan bozularak ve kendi iradeleriyle kadınlara benzemeye özenenlerdir ki, bunlar hadislerde lanetlenmişlerdir.<br />
<br />
M.H. nin yanlış ve yanlı aktardığı hadislere gelince:<br />
<br />
Ebû- Dâvud'un kitabına aldığı hadis şöyledir:<br />
<br />
Hz. Peygamber'e, ellerine ve ayaklarına kına yakmış olan bir muhannes getirildi; Peygamberimiz (s.a.), "Buna ne olmuş" dedi, "Kadınlara benzemeye çalışıyor" dediler. Nakî' denilen bir yere sürülmesini emretti.<br />
<br />
"Onu öldürelim mi" diye sordular, "Namaz kılanları öldürmek bana yasaklandı" buyurdular.<br />
<br />
Bu hadiste şu hususlar dikkat çekiyor:<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.) eşcinselliğe izin vermek veya müsamaha etmek şöyle dursun "kadınsı davranan, ellerine ve ayaklarına kına yakan birinin" bu davranışını bile hoş görmüyor, kötü örnek olmasın diye topluluktan uzak bir yere gönderiyor (tecrid ediyor).<br />
<br />
Hz. Peygamber dönemi toplumu yalnızca "kadınsı davranan" bir kimsenin bile öldürülebileceğini düşünüyorlar, ama Peygamberimiz "onun inanmış ve ibadet eden bir mümin" olduğunu ve öldürülmesinin caiz olmadığını söylüyor.<br />
<br />
Ebû Dâvûd ve Müslim'in kitaplarına aldıkları bir diğer hadis ise şu mealdedir:<br />
<br />
Hz. Peygamber'in hanelerine bir muhannes girip çıkardı (hizmet eder, yardım alırdı), Hz. Peygamber'in eşleri onu, "kadınlara ilgi duymayan (gayr-i uli'l-irbe) sayarlardı (Bak. Nûr Sûresi: 24/31). Bir gün Peygamberimiz (s.a.), o muhannes eşinin hanesinde iken yanlarına girdi, bu sırada muhannes bir kadını anlatıyor; "Önden dört büklüm, arkadan sekiz büklüm ile sallanarak yürüyor" diyordu. Peygamberimiz "Görüyorum ki bu kişi, bunlara kadarını biliyor, bundan sonra yanınıza girmesin" dedi, eşleri de onu evlerine girmekten menettiler.<br />
<br />
Hadisin bir başka rivayetinde şu ek de yer almaktadır:<br />
<br />
"Muhannes Beydâ denilen bir yere gönderilmişti, (eşleri) bu takdirde o açlıktan ölür" dediler, Peygamberimiz de her Cuma günü gelip iki kere eve girmesine, ihtiyaçlarını alıp yerine dönmesine izin verdi.<br />
<br />
Bu hadis de "kadınların cinsel objelerini algılayan" bir kimsenin "erkek sayılacağını ve kadınların ona karşı erkek gibi davranmaları gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca böyleleri işi, hangi cinsle olursa olsun zina boyutuna götürmedikçe onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, fakat topluluk içinde kötü örnek olmaması ve kötülüğe sebep olmaması için uzak tutulması gerektiğini de anlatmış oluyor.<br />
<br />
Sonuç olarak hadislerde de İslam'da eşcinselliğin normal karşılandığına dair bir delil bulmak mümkün değildir.<br />
<br />
Hayreddin Karaman]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın"  (âmîn)]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3649.html</link>
			<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 23:34:50 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3649.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-size: medium;"><span style="color: #FF0000;"> 12 Mart İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy'u Anma Günü'nde İstiklâl Mücâdelemizin tüm kahramanlarını saygı, minnet ve rahmetle anıyor; İstiklâl Marşımızın yazarı Mehmet Âkif Ersoy'u hayırla yâd ediyor; "Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın" duâsına binlerce âmin ile mukabele ediyoruz... </span></span></span></div></span><br />
</span><br />
  -----------------------------------------------------------------------	<br />
<span style="color: #8B4513;"><div style="text-align: justify;">_ (Ersan Bilgin'in köşe yazısından)_<br />
<br />
 Üstad Mehmed Âkif, 10 yılı aşan uzun ve çileli bir ayrılıktan sonra memlekete döner. (16 Haziran 1936). Gurbet illerinde sevgili yurdunun hicran ve hasreti onu yakıp, kavurmuştur. Ciğerleri şişmiş, vücudu bir külçe kemik hâlinde kalmıştır. Beyoğlu'nda Mısır Apartmanı'nın loş ve sâkin bir odasında son günlerini yaşıyordur. Sevdiği bazı arkadaşları kendisini ziyarete gelmişlerdir. Millî Mücadele günlerinden bahsedilirken, söz İstiklâl Marşı'na intikal eder.<br />
<br />
Marş, milletimin malıdır…<br />
İstiklâl Marşı denince Üstad Âkif'in gözleri büyür ve parlar. Hastabakıcının yardımıyla doğrulur, anlatmaya başlar:<br />
"- İstiklâl Marşı... O günler ne samimî, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların, ızdırablar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hâtırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam... Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur..."<br />
Bunu söylerken Üstad Âkif yorulur. Başı yastığa düşer. O kemik külçesi yavaşçacık itina ile yatağına uzatılır. Misafirler veda ederler. Üstad Âkif gözlerini kapayarak sâkin, sessiz uyumaya başlar.<br />
 ***<br />
İstiklal Marşı için açılan müsabaka…<br />
İstiklâl Marşı'nın yazılış serüveni şöyle başlar: Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) memleketin bütün şairlerini millî marşın yazılması için dâvet eder. Bunun üzerine her taraftan güzel şiirler gelmeye başlar. Sonunda 724 parça şiir gelir. Bunların içinden bazıları seçilerek basılıp, bütün Meclis âzâlarına dağıtılır. Gelen şiirler incelenir. Fakat hiç biri istenilen ölçüde değildir. Buna karşın gösterdikleri hassasiyet ve duyarlılıktan dolayı Maarif Vekili, Meclis kürsüsünden bütün bu kıymetli şairleri takdir duygularıyla anar, onlara saygılarını sunar, teşekkür eder. Vekâlet yazılan 724 parça şiiri iftiharla, göğsü kabararak okumasına okur, fakat asıl aradığı, istediği şiiri bulamamıştır. Mücadelenin büyüklüğü nisbetinde kuvvetli bir şiir, gönülleri heyecana verecek heyecanlı bir ses istenmektedir.<br />
Bu öyle bir şiir olmalıdır ki, gelecek nesillere, her zaman, o kutsal mücadeleyi ve büyüklüğü terennüm etsin... Kalbleri o heyecanla doldursun... Yurdun bütün ufuklarını o heyecanla inletsin... Bütün seslerin fevkinde yükselsin, yükselsin... Arşın kapılarına yapışarak haykırsın.<br />
Bu ses, "ezelden beri hür yaşayan, kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşan, dağları yırtan, enginlere sığmayıp taşan, yurdun her taşı altında kefensiz yatan, her zerre-i hâkînden şühedâ fışkıran bir milletin, iman dolu bir göğsün" sesi olmalıdır.<br />
<br />
Büyük şaire müracaat<br />
Büyük Millet Meclisi'nin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver milletin hislerine, duygularına, ızdıraplarına kimin tercüman olacağını, milletin marşının kimin tarafından yazılabileceğini biliyordur. Fakat ne çare ki büyük şair Mehmed Âkif, marşı yazana para verilecek, diye müsâbakaya iştirak etmemiştir.<br />
Maarif Vekili bunu sezer ve müsâbaka hâricinde olmak, müsâbaka şartlarından âzade kalmak şartıyla şair Mehmed Âkif'e müracaat eder. İstiklâl Marşı'nın, onun yüksek ve ilâhî belâgatli kalemiyle yazılmasını rica eder<br />
Büyük şiir<br />
Onun üzerine Üstad Mehmed Âkif, Tâceddin Dergâhı'nın odasına kapanır, o günkü heyecanlardan ilham alarak "İstiklâl Marşı"nı yazar. 17 Şubat 1337/ 1921 Perşembe sabahı "Kahraman Ordumuza" ithaf edilen bu muazzam şiir, Mehmed Âkif'in başmuharriri olduğu Sebilürreşad'ın baş sahifesinde [Sebilürreşad, XVIII/ 468, s. 305&#93; yayınlanır.<br />
İstiklâl Marşı 21 Şubat 1337 Pazartesi günü de Kastamonu'daki Açıksöz gazetesinde neşrolundu. Mehmed Âkif bir nüsha kendi eliyle yazıp Açıksöz'e göndermiştir.<br />
1 Mart 1337/1921'de Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Üstad Mehmed Âkif'in yazmış olduğu "İstiklâl Marşı"nı Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okuduğu zaman mebusların alkışlarından Meclis'in tavanları sarsılır. Ruhları heyecan kaplar, bütün Meclis yekpâre bir kalb hâlinde dalgalanır. Üstad Âkif ise mahcubiyetinden, başını kollarının arasına sokarak, sıranın üstüne kapanır.<br />
 ***<br />
Meclis'in heyecanı<br />
Meclis'in o günkü heyecanı fevkalâdedir. Mebusların hissiyatı büyük bir coşkuya dönüşmüştür. Herkes imanının yükseldiğini görüyordur. Al sancağın dalgaları gönülleri heyecandan heyecana sürüklüyordur. Milletin hürriyet ve istiklâl yıldızının dünyalar durdukça parlayacağına bütün gönüller imanla dolmuştur. Vecd içinde titreyen bütün kalbler tek bir kalb olarak, bütün sesler bir ses olarak bağırıyordur:<br />
"Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;<br />
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin İstiklâl."<br />
Mebusların heyecanlı nutukları<br />
Meclis'te heyecan artar. Birçok hatib kürsüye çıkar. Rasih Efendi:<br />
"- Efendiler, der, girdiğimiz mücahedenin büyüklüğü, mütarekeden beri milletin çektiği felâket ve dehşeti, buna mukabil bugün görmekte olduğumuz hâl,  saadet-i hâl, bendenizi bu kürsüye çıkarırken cümlenizin kalblerindeki duygulara tercüman olmak için, şu âyet-i celileyi okuyacağım:... "... Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi, doğruya eremeyecektik..." (Kur'ân, Araf: 7/43).<br />
Rasih Efendi, Avrupalıların bize karşı olan zulümlerini anlatır; felâketli günleri, bu mücadelenin bir iman mücadelesi olduğunu açıklar. Diğer mebuslar da coştukça coşar. Ateşli nutuklar söyler. Ordu kumandanlarına, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine teşekkürler edilir.<br />
İstiklâl Marşı kürsüden okunur<br />
Ondan sonra - ufak bir müzakereyi müteakib - Maarif Vekili/Eğitim Bakanı kürsüye çıkarak büyük heyecanla İstiklâl Marşı'nı okur. Marşın her mısraı, her kıtası sürekli alkışlarla karşılanır. Meclis'i büyük bir heyecan kaplar. Abdülgafur Efendi dua eder, Büyük Meclis en samimi duygularla bu duaya Âmin çeker. O gün Üstad Mehmed Âkif için en muazzam bir gündür. Hayatında bu kadar heyecanlı bir gün geçirmediğini söyler.<br />
Meclis'in 12 Mart 1337/1921 içtimaında da İstiklal Marşı'nın resmen kabul merasimi yapılır.<br />
 ***<br />
ÜSTAD MEHMED ÂKİF'İN BÜYÜKLÜĞÜ VE ASALETİ<br />
İstiklâl Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükâfatı Üstad kabûl etmez. Bu durum o zaman çok kimselerce tuhaf görülür. Aslında o sırada maddi sıkıntısı da vardır. Yine de o bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızar. (Para ile marş yazılmasını doğru bulmadığı için müsabakaya iştirak etmemiştir. Koca Âkif verilen 500 lira mükâfatı kabûl etmediği zaman, sırtında paltosu yoktu. Pek soğuk günlerde Baytar Şefik'in paltosunu ödünç alarak giyer. Maarif Vekili bu mükâfatı almasını kendisinden rica ettiği zaman, cebinde biraz evvel arkadaşından ödünç aldığı iki lira vardı... Zaferden sonra İstanbul'a döndüğü zaman da cebinde boynu bükük mühründen başka bir şey yoktu...)<br />
Baytar Şefik de bir gün bu sebeple Üstad Mehmed Âkif'den fena bir azar yer. Üstad Ankara'da ceketle gezer. Paltosu yoktur. Pek soğuk günlerde Şefik'in yağmurluğunu ödünç alarak giyer. Bir gün Şefik:<br />
"- Âkif Bey, şu mükâfâtı reddetmeyip de bir yağmurluk yahut bir palto alsaydınız  daha iyi olmaz mıydı?" diyecek olur. Âkif Bey alabildiğince hiddetlenir ve böyle söylediği için tam iki ay çok sevdiği Şefik Kolaylı'yla konuşmaz.<br />
Bir sohbet sırasında Eşref Edib Bey, Üstad Mehmed Âkif Bey'e şu soruyu yöneltir:<br />
"- İstiklâl Marşı'nı niçin "Safahat"a koymadınız? Bu soruya Âkif Bey'in cevabı şöyle olur:<br />
"- Onu millete hediye ettim; artık o, milletindir. Benimle alâkası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır..."<br />
            ***<br />
Bütün bir kıtanın sesi…<br />
Evet, Cemil Meriç... eklemişti: “Akif hem bir ülkenin sesidir, hem de bütün bir kıtanın… Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulundurmazsak hatalarımızın sonu gelmez.”<br />
 ***<br />
İstiklal Savaşı’nda, pek çok Batıcı aydının aksine, cephe cephe, cami cami koşup canları ve ruhları dirilten ateşli konuşmalarıyla hatip ve vaiz Akif; sözüne sadık Akif; bütün varını yoğunu muhtaçlara dağıtıp boz bir ceketle kalan fakir ve cömert Akif; Türkçe, Arapça ve Farsça yüzlerce şiirin yanı sıra Kur’an’ı Kerim’i içine nakşeden hâfız Akif; haksızlığa ve din düşmanlığına öfkeli Akif; hasılı hepsinin kaynağı olan mümin Akif. Üstad Akif… İstiklal Marşı şairliği sıfatının ötesinde alimlerimize ve aydınlarımıza bir rol modeli olabilecek, olması gereken Mehmet Akif’i bu vesile ile rahmetle ve gıpta ile anıyoruz.</div></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="color: #FF4500;"><div style="text-align: center;">İSTİKLÂL MARŞI<br />
<br />
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;<br />
O benimdir, o benim milletimindir ancak.<br />
<br />
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!<br />
Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celal?<br />
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal,<br />
Hakkıdır, Hak'ka tapan, milletimin istiklal!<br />
<br />
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.<br />
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım;<br />
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;<br />
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.<br />
<br />
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,<br />
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.<br />
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.<br />
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?<br />
<br />
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!<br />
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.<br />
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hak'kın;<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.<br />
<br />
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!<br />
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.<br />
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;<br />
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.<br />
<br />
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?<br />
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!<br />
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,<br />
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.<br />
<br />
Ruhumun senden ilahi, şudur ancak emeli;<br />
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!<br />
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,<br />
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli<br />
<br />
O zaman vecdile bin secde eder varsa taşım;<br />
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,<br />
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım;<br />
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!<br />
<br />
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal;<br />
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal!<br />
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.<br />
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;<br />
Hakkıdır, Hak'ka tapan milletimin istiklal!<br />
<br />
MEHMET ÂKİF ERSOY</div></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><div style="text-align: center;"><span style="font-style: italic;"><span style="font-size: medium;"><span style="color: #FF0000;"> 12 Mart İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy'u Anma Günü'nde İstiklâl Mücâdelemizin tüm kahramanlarını saygı, minnet ve rahmetle anıyor; İstiklâl Marşımızın yazarı Mehmet Âkif Ersoy'u hayırla yâd ediyor; "Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın" duâsına binlerce âmin ile mukabele ediyoruz... </span></span></span></div></span><br />
</span><br />
  -----------------------------------------------------------------------	<br />
<span style="color: #8B4513;"><div style="text-align: justify;">_ (Ersan Bilgin'in köşe yazısından)_<br />
<br />
 Üstad Mehmed Âkif, 10 yılı aşan uzun ve çileli bir ayrılıktan sonra memlekete döner. (16 Haziran 1936). Gurbet illerinde sevgili yurdunun hicran ve hasreti onu yakıp, kavurmuştur. Ciğerleri şişmiş, vücudu bir külçe kemik hâlinde kalmıştır. Beyoğlu'nda Mısır Apartmanı'nın loş ve sâkin bir odasında son günlerini yaşıyordur. Sevdiği bazı arkadaşları kendisini ziyarete gelmişlerdir. Millî Mücadele günlerinden bahsedilirken, söz İstiklâl Marşı'na intikal eder.<br />
<br />
Marş, milletimin malıdır…<br />
İstiklâl Marşı denince Üstad Âkif'in gözleri büyür ve parlar. Hastabakıcının yardımıyla doğrulur, anlatmaya başlar:<br />
"- İstiklâl Marşı... O günler ne samimî, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların, ızdırablar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hâtırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam... Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur..."<br />
Bunu söylerken Üstad Âkif yorulur. Başı yastığa düşer. O kemik külçesi yavaşçacık itina ile yatağına uzatılır. Misafirler veda ederler. Üstad Âkif gözlerini kapayarak sâkin, sessiz uyumaya başlar.<br />
 ***<br />
İstiklal Marşı için açılan müsabaka…<br />
İstiklâl Marşı'nın yazılış serüveni şöyle başlar: Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) memleketin bütün şairlerini millî marşın yazılması için dâvet eder. Bunun üzerine her taraftan güzel şiirler gelmeye başlar. Sonunda 724 parça şiir gelir. Bunların içinden bazıları seçilerek basılıp, bütün Meclis âzâlarına dağıtılır. Gelen şiirler incelenir. Fakat hiç biri istenilen ölçüde değildir. Buna karşın gösterdikleri hassasiyet ve duyarlılıktan dolayı Maarif Vekili, Meclis kürsüsünden bütün bu kıymetli şairleri takdir duygularıyla anar, onlara saygılarını sunar, teşekkür eder. Vekâlet yazılan 724 parça şiiri iftiharla, göğsü kabararak okumasına okur, fakat asıl aradığı, istediği şiiri bulamamıştır. Mücadelenin büyüklüğü nisbetinde kuvvetli bir şiir, gönülleri heyecana verecek heyecanlı bir ses istenmektedir.<br />
Bu öyle bir şiir olmalıdır ki, gelecek nesillere, her zaman, o kutsal mücadeleyi ve büyüklüğü terennüm etsin... Kalbleri o heyecanla doldursun... Yurdun bütün ufuklarını o heyecanla inletsin... Bütün seslerin fevkinde yükselsin, yükselsin... Arşın kapılarına yapışarak haykırsın.<br />
Bu ses, "ezelden beri hür yaşayan, kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşan, dağları yırtan, enginlere sığmayıp taşan, yurdun her taşı altında kefensiz yatan, her zerre-i hâkînden şühedâ fışkıran bir milletin, iman dolu bir göğsün" sesi olmalıdır.<br />
<br />
Büyük şaire müracaat<br />
Büyük Millet Meclisi'nin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver milletin hislerine, duygularına, ızdıraplarına kimin tercüman olacağını, milletin marşının kimin tarafından yazılabileceğini biliyordur. Fakat ne çare ki büyük şair Mehmed Âkif, marşı yazana para verilecek, diye müsâbakaya iştirak etmemiştir.<br />
Maarif Vekili bunu sezer ve müsâbaka hâricinde olmak, müsâbaka şartlarından âzade kalmak şartıyla şair Mehmed Âkif'e müracaat eder. İstiklâl Marşı'nın, onun yüksek ve ilâhî belâgatli kalemiyle yazılmasını rica eder<br />
Büyük şiir<br />
Onun üzerine Üstad Mehmed Âkif, Tâceddin Dergâhı'nın odasına kapanır, o günkü heyecanlardan ilham alarak "İstiklâl Marşı"nı yazar. 17 Şubat 1337/ 1921 Perşembe sabahı "Kahraman Ordumuza" ithaf edilen bu muazzam şiir, Mehmed Âkif'in başmuharriri olduğu Sebilürreşad'ın baş sahifesinde [Sebilürreşad, XVIII/ 468, s. 305] yayınlanır.<br />
İstiklâl Marşı 21 Şubat 1337 Pazartesi günü de Kastamonu'daki Açıksöz gazetesinde neşrolundu. Mehmed Âkif bir nüsha kendi eliyle yazıp Açıksöz'e göndermiştir.<br />
1 Mart 1337/1921'de Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Üstad Mehmed Âkif'in yazmış olduğu "İstiklâl Marşı"nı Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okuduğu zaman mebusların alkışlarından Meclis'in tavanları sarsılır. Ruhları heyecan kaplar, bütün Meclis yekpâre bir kalb hâlinde dalgalanır. Üstad Âkif ise mahcubiyetinden, başını kollarının arasına sokarak, sıranın üstüne kapanır.<br />
 ***<br />
Meclis'in heyecanı<br />
Meclis'in o günkü heyecanı fevkalâdedir. Mebusların hissiyatı büyük bir coşkuya dönüşmüştür. Herkes imanının yükseldiğini görüyordur. Al sancağın dalgaları gönülleri heyecandan heyecana sürüklüyordur. Milletin hürriyet ve istiklâl yıldızının dünyalar durdukça parlayacağına bütün gönüller imanla dolmuştur. Vecd içinde titreyen bütün kalbler tek bir kalb olarak, bütün sesler bir ses olarak bağırıyordur:<br />
"Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;<br />
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin İstiklâl."<br />
Mebusların heyecanlı nutukları<br />
Meclis'te heyecan artar. Birçok hatib kürsüye çıkar. Rasih Efendi:<br />
"- Efendiler, der, girdiğimiz mücahedenin büyüklüğü, mütarekeden beri milletin çektiği felâket ve dehşeti, buna mukabil bugün görmekte olduğumuz hâl,  saadet-i hâl, bendenizi bu kürsüye çıkarırken cümlenizin kalblerindeki duygulara tercüman olmak için, şu âyet-i celileyi okuyacağım:... "... Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi, doğruya eremeyecektik..." (Kur'ân, Araf: 7/43).<br />
Rasih Efendi, Avrupalıların bize karşı olan zulümlerini anlatır; felâketli günleri, bu mücadelenin bir iman mücadelesi olduğunu açıklar. Diğer mebuslar da coştukça coşar. Ateşli nutuklar söyler. Ordu kumandanlarına, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine teşekkürler edilir.<br />
İstiklâl Marşı kürsüden okunur<br />
Ondan sonra - ufak bir müzakereyi müteakib - Maarif Vekili/Eğitim Bakanı kürsüye çıkarak büyük heyecanla İstiklâl Marşı'nı okur. Marşın her mısraı, her kıtası sürekli alkışlarla karşılanır. Meclis'i büyük bir heyecan kaplar. Abdülgafur Efendi dua eder, Büyük Meclis en samimi duygularla bu duaya Âmin çeker. O gün Üstad Mehmed Âkif için en muazzam bir gündür. Hayatında bu kadar heyecanlı bir gün geçirmediğini söyler.<br />
Meclis'in 12 Mart 1337/1921 içtimaında da İstiklal Marşı'nın resmen kabul merasimi yapılır.<br />
 ***<br />
ÜSTAD MEHMED ÂKİF'İN BÜYÜKLÜĞÜ VE ASALETİ<br />
İstiklâl Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükâfatı Üstad kabûl etmez. Bu durum o zaman çok kimselerce tuhaf görülür. Aslında o sırada maddi sıkıntısı da vardır. Yine de o bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızar. (Para ile marş yazılmasını doğru bulmadığı için müsabakaya iştirak etmemiştir. Koca Âkif verilen 500 lira mükâfatı kabûl etmediği zaman, sırtında paltosu yoktu. Pek soğuk günlerde Baytar Şefik'in paltosunu ödünç alarak giyer. Maarif Vekili bu mükâfatı almasını kendisinden rica ettiği zaman, cebinde biraz evvel arkadaşından ödünç aldığı iki lira vardı... Zaferden sonra İstanbul'a döndüğü zaman da cebinde boynu bükük mühründen başka bir şey yoktu...)<br />
Baytar Şefik de bir gün bu sebeple Üstad Mehmed Âkif'den fena bir azar yer. Üstad Ankara'da ceketle gezer. Paltosu yoktur. Pek soğuk günlerde Şefik'in yağmurluğunu ödünç alarak giyer. Bir gün Şefik:<br />
"- Âkif Bey, şu mükâfâtı reddetmeyip de bir yağmurluk yahut bir palto alsaydınız  daha iyi olmaz mıydı?" diyecek olur. Âkif Bey alabildiğince hiddetlenir ve böyle söylediği için tam iki ay çok sevdiği Şefik Kolaylı'yla konuşmaz.<br />
Bir sohbet sırasında Eşref Edib Bey, Üstad Mehmed Âkif Bey'e şu soruyu yöneltir:<br />
"- İstiklâl Marşı'nı niçin "Safahat"a koymadınız? Bu soruya Âkif Bey'in cevabı şöyle olur:<br />
"- Onu millete hediye ettim; artık o, milletindir. Benimle alâkası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır..."<br />
            ***<br />
Bütün bir kıtanın sesi…<br />
Evet, Cemil Meriç... eklemişti: “Akif hem bir ülkenin sesidir, hem de bütün bir kıtanın… Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulundurmazsak hatalarımızın sonu gelmez.”<br />
 ***<br />
İstiklal Savaşı’nda, pek çok Batıcı aydının aksine, cephe cephe, cami cami koşup canları ve ruhları dirilten ateşli konuşmalarıyla hatip ve vaiz Akif; sözüne sadık Akif; bütün varını yoğunu muhtaçlara dağıtıp boz bir ceketle kalan fakir ve cömert Akif; Türkçe, Arapça ve Farsça yüzlerce şiirin yanı sıra Kur’an’ı Kerim’i içine nakşeden hâfız Akif; haksızlığa ve din düşmanlığına öfkeli Akif; hasılı hepsinin kaynağı olan mümin Akif. Üstad Akif… İstiklal Marşı şairliği sıfatının ötesinde alimlerimize ve aydınlarımıza bir rol modeli olabilecek, olması gereken Mehmet Akif’i bu vesile ile rahmetle ve gıpta ile anıyoruz.</div></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><span style="color: #FF4500;"><div style="text-align: center;">İSTİKLÂL MARŞI<br />
<br />
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;<br />
O benimdir, o benim milletimindir ancak.<br />
<br />
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!<br />
Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celal?<br />
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal,<br />
Hakkıdır, Hak'ka tapan, milletimin istiklal!<br />
<br />
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.<br />
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım;<br />
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;<br />
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.<br />
<br />
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,<br />
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.<br />
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.<br />
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?<br />
<br />
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!<br />
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.<br />
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hak'kın;<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.<br />
<br />
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!<br />
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.<br />
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;<br />
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.<br />
<br />
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?<br />
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!<br />
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,<br />
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.<br />
<br />
Ruhumun senden ilahi, şudur ancak emeli;<br />
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!<br />
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,<br />
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli<br />
<br />
O zaman vecdile bin secde eder varsa taşım;<br />
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,<br />
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım;<br />
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!<br />
<br />
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal;<br />
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal!<br />
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.<br />
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;<br />
Hakkıdır, Hak'ka tapan milletimin istiklal!<br />
<br />
MEHMET ÂKİF ERSOY</div></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[1 Liralık Şifreyle Devlette  Yapılabilecekler]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3648.html</link>
			<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 23:16:25 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3648.html</guid>
			<description><![CDATA[<blockquote><cite>Alıntı:</cite>1 Liralık Şifreyle Devlette  Yapılabilecekler <br />
  <br />
Postaneden verilen 1 liralık  şifre, vatandaşın hayatını değiştirecek. e-devlet projesi kapsamında alınan şifreyle, trafik  işlemlerinden askerlik yoklamasına kadar her türlü başvuru internet üzerinden yapılabiliyor, sonuçları da aynı yoldan alınıyor.<br />
 <br />
Şifreyle (www . türkiye . gov . tr)'ye girildiğinde hakkınızda açılan bir dava varsa, durumunuzu, nerede ve kim tarafından açıldığını öğrenebiliyorsunuz.  Böylece, mahkeme süreci, zaman ve iş kaybı ortadan kalkıyor. <br />
<br />
PTT şubelerinden 1 lira karşılığında alınan e-devlet (Elektronik Devlet) şifresiyle vatandaşların, hakkında açılan bir hukuki dava var mı yok mu, varsa davanın taraflarını ve son durumunu internet üzerinden öğrenmeleri  mümkün. Şifre aldıktan sonra sistem üzerinden yapacağınız başvurular, resmi işlem olarak kabul edilip işleme alınıyor. Başvuru sahipleri süreci de yine internet üzerinden takip edebiliyor.<br />
 <br />
Şifre kişiye özel olup, vekalet dahil hiçbir şekilde devredilemiyor ve sorumluluk kişiye ait oluyor.<br />
 <br />
Ancak sistem birçok kolaylık sunmasına rağmen henüz tam olarak vatandaşlar tarafından anlaşılamadı.<br />
  <br />
e-devlet uygulamasında eklenen en son yenilik ise, tüketici şikâyetlerinin internet üzerinden resmi olarak  yapılması ve sürecin yine internet üzerinden takibinin yapılıyor olması.   Böylece, tüketiciler her türlü şikâyetleri için il ve ilçelerde Tüketici Hakem Heyeti arama zorluğundan da kurtulmuş oldu.  Sanayi Bakanlığı yetkilileri, yeni uygulamayla tüketicilerin hak arama mücadelesi önündeki engellerin tamamen ortadan kalktığı bilgisini verdi.<br />
 <br />
Sistemin en çok kullanım alanları: Araç ve sürücü  belgesi ceza sorgulama, günlük  hava tahmini, döviz kurları, mahkeme dava sorgulama,  SSK hizmet dökümü,  sürücü belgesi iptal sorgulama, ticarî araç ve vergi levhası sorgulama, askerlik yedeklik yoklama.<br />
 <br />
Sistem üzerinden birçok resmi kuruma başvuru yapılabiliyor, Sanayi ve Tarım  bakanlıklarının kredi imkânları, destekleri sorgulanıp takip edilebilmekte.</blockquote>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><cite>Alıntı:</cite>1 Liralık Şifreyle Devlette  Yapılabilecekler <br />
  <br />
Postaneden verilen 1 liralık  şifre, vatandaşın hayatını değiştirecek. e-devlet projesi kapsamında alınan şifreyle, trafik  işlemlerinden askerlik yoklamasına kadar her türlü başvuru internet üzerinden yapılabiliyor, sonuçları da aynı yoldan alınıyor.<br />
 <br />
Şifreyle (www . türkiye . gov . tr)'ye girildiğinde hakkınızda açılan bir dava varsa, durumunuzu, nerede ve kim tarafından açıldığını öğrenebiliyorsunuz.  Böylece, mahkeme süreci, zaman ve iş kaybı ortadan kalkıyor. <br />
<br />
PTT şubelerinden 1 lira karşılığında alınan e-devlet (Elektronik Devlet) şifresiyle vatandaşların, hakkında açılan bir hukuki dava var mı yok mu, varsa davanın taraflarını ve son durumunu internet üzerinden öğrenmeleri  mümkün. Şifre aldıktan sonra sistem üzerinden yapacağınız başvurular, resmi işlem olarak kabul edilip işleme alınıyor. Başvuru sahipleri süreci de yine internet üzerinden takip edebiliyor.<br />
 <br />
Şifre kişiye özel olup, vekalet dahil hiçbir şekilde devredilemiyor ve sorumluluk kişiye ait oluyor.<br />
 <br />
Ancak sistem birçok kolaylık sunmasına rağmen henüz tam olarak vatandaşlar tarafından anlaşılamadı.<br />
  <br />
e-devlet uygulamasında eklenen en son yenilik ise, tüketici şikâyetlerinin internet üzerinden resmi olarak  yapılması ve sürecin yine internet üzerinden takibinin yapılıyor olması.   Böylece, tüketiciler her türlü şikâyetleri için il ve ilçelerde Tüketici Hakem Heyeti arama zorluğundan da kurtulmuş oldu.  Sanayi Bakanlığı yetkilileri, yeni uygulamayla tüketicilerin hak arama mücadelesi önündeki engellerin tamamen ortadan kalktığı bilgisini verdi.<br />
 <br />
Sistemin en çok kullanım alanları: Araç ve sürücü  belgesi ceza sorgulama, günlük  hava tahmini, döviz kurları, mahkeme dava sorgulama,  SSK hizmet dökümü,  sürücü belgesi iptal sorgulama, ticarî araç ve vergi levhası sorgulama, askerlik yedeklik yoklama.<br />
 <br />
Sistem üzerinden birçok resmi kuruma başvuru yapılabiliyor, Sanayi ve Tarım  bakanlıklarının kredi imkânları, destekleri sorgulanıp takip edilebilmekte.</blockquote>
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Polatın okuduğu kitap - Türk peygamber bozkırın sırrı]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3647.html</link>
			<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 22:13:55 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3647.html</guid>
			<description><![CDATA[Kurtlar Vadisi'nde Abdülhey'in yası var! Dizinin fenomenleri arasında yer alan Abdülhey'in ölümü, Polat Alemdar'ı derinden yaraladı. Polat, görevi bıraktığını açıklarken eşiyle birlikte inzivaya çekildi. Polat'a burada Kurtlar Vadisi'nin senaryo ekibinden Ahmet Turgut'un kitabı eşlik ediyor.<br />
<br />
Kurtlar Vadisi'nin senaryo grubunda yer alan Ahmet Turgut'un kitabı "Bozkırın Sırrı", Polat'ın elinden düşürmediği kitap oldu. Abdülhey'in ölümünden sonra inzivaya çekilen Polat Alemdar, balık tutarken okuduğu kitapla, Ahmet Turgut'a destek çıktı.<br />
<br />
Peki Polat'ın okuduğu kitabın konusu ve içeriği neydi diyorsanız işte kitabın konusu:<br />
<br />
Bozkırın Sırrı başkarakteri itibariyle Türk Edebiyatında farkını ortaya koyan bir roman. Daha önce hiçbir roman ‘anadili Türkçe olan bir Peygamber’ konu edinmemişti.<br />
<br />
Romanda Türklere henüz Türk denilmediği çağlarda, Orta Asya steplerinde kendi töreleri ve oba kültürü ile yaşarken vahiy alan Öktem ve eşi Gülçiçek ile onların akrabaları, oba halkı. dostları, düşmanları arasında gelişen olaylar konu ediniliyor.<br />
<br />
Kitap okurların zorlanmaması için Orta Asya Türk Kültürü ve gerek İslamiyet gerekse diğer dini inaçlara ait kavramları ve inançları dipnotlarla açıklamayı da ihmal etmiyor.<br />
<br />
Kitabın önsözünü sizler için alıntıyoruz. Çünkü yazar bu romanda neler anlattığını ve amacının neler olduğununun ipuçlarını veriyor:<br />
<br />
3000 YIL ÖNCE DÜNYA VE ORTA ASYA<br />
<br />
Sümerlerle başlatılan binlerce yıllık medeniyet macerasına rağmen M.Ö.10. asırda alışverişlerde resmi para kullanımı hâlâ başlamamış, tekil şekilli olgun alfabeler henüz oluşturula¬mamıştı. Kuzey Hindistan, Güney Çin ve Orta Amerika yerle¬şikleri bronz çağ nimetleriyle yetinirken Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi ileri tarım bölgeleri ön-demir çağma ulaşmıştı.<br />
<br />
Verimli nehir deltalarının sağladığı organize tarım imkân¬larına sahip olmayan Orta Asyadaki insanlar alabildiğine gür orman ve meraların nimetlerinden faydalanıyordu. Tarım odak¬lı yerleşik hayatın kökleşmesini imkânsız kılan bu şartlar nede¬niyle altışar aylık aralarla yaylaklar ve kışlaklar arasında göçler yaşanırdı.<br />
<br />
Belirli iki nokta arasında gelgitler yaşadıkları için bugün "yarı-göçer" diye tanımladığımız bu insanlar yüz- yüz elli çadırlık "oba" denilen yaşam birimleri kurmuştu. Obadakiler yakın veya uzak akraba olurdu ve obalar aklına, görgüsüne itibar edi¬len "Aksakal Heyeti" tarafından yönetilirdi. Her Aksakal, kendi akraba grubunun ileri geleni olsa da heyetin ana kaygısı obanın geniş ve gür otlaklarda kimseyle kavga etmeksizin yaşamına de-vam edebilmesiydi.<br />
<br />
Buna rağmen bazen meraların paylaşımı konusunda obalar arasında tartışmalar çıkar, anlaşmazlıklar büyüdükçe kanlı savaşlar yaşanırdı. En geniş ahlak ve tutum birliği olan "töre", fert¬ler ve obalar arası ilişkileri düzenlerdi. Töreye aykırı hareketle¬rin en yaygın yaptırımı 'ayıplanmak' olsa bile bazı durumlarda töreyi bozanlar obalardan dışlanıp sürgüne gönderilir, hatta or¬tak kararlar neticesinde idam bile edilebilirdi. Bu yüzden kesin kanaatlerin oluşmadığı konularda insanlar keyfi davranabilirdi. Ancak töreye dâhil olan hususlarda ataların ve kamunun hoş-gördüklerini tekrarlamakla yetinilirdi.<br />
<br />
Kız alıp vermeler yoluyla birçok oba arasında akrabalıklar kurulmuş, soyca yakınlaşmış obalar boyları meydana getirmişti. Boyların yönetimini üstlenen veya kendi otoritesini diğer obala¬ra da dayatabilen yöneticilere "Tigin" denirdi. Bazen Tiginlerden biri rakiplerine üstünlük sağlar ve bölgesel bir yönetim oluştu-rurdu. Günümüz algısıyla "konfederasyon" diyebileceğimiz bu obalar ve boylar üstü yönetim, otoritesi altındaki insanlara asa¬yiş sağlamakla yükümlü olur, karşılığında "beç" denilen bir çeşit vergi alırdı. Zaten töre de asayişi kim sağlarsa beçi onun hakkı sayardı.<br />
<br />
Genelde hayvan yetiştiriciliği ve avcılıkla uğraşan bozkır ev¬latları maden işçiliği, halı, kilim dokuması ve deri-kürk işleme¬ye bağlı zanaatlarla da uğraşırdı. Hatta döneme dair en nadide ziynet eserlerini yaratmış olan Saka Medeniyeti meyve tarımıyla uğraşıldığını belirten izler de bırakmıştır günümüze.<br />
<br />
Uçsuz bucaksız bozkırda tabiatla doğrudan ilişki içinde olan bu insanlar, din tarihçilerinin genel anlamıyla "Şamanizm" de¬dikleri "doğa ruhları ve atalara saygı-korku" içeren bir inanışa sahipti. Haliyle bu din, öz itibariyle dünyanın diğer bölgelerin¬deki putperest inançlardan farksızdı. Akdeniz havzasındaki yer¬leşik toplumların inşa ettiği devasa tapınak ve ilah heykellerine nazaran Orta Asya Şamanistleri "sanem" veya "tin" dedikleri putçuklara tazim gösterirlerdi.<br />
<br />
Günümüzde pek yaygın bir hatayla "Şaman" diye adlandırı¬lan ama dönem insanlarının "Kam" dediği din adamlarının başhca iddiası insanların doğayla ilişkisini sorunsuz hale getirmek, büyü yoluyla şifa dağıtmak ve gelecekten haberler verebilmekti. Kamlar defin ve evlilik gibi sosyal ritüelleri de yönetirdi.<br />
<br />
Klasik anlamıyla Ortadoğu'da yaşanan "Çok Tanrılı" (Politeist / Paganik) ve "Tek Tanrılı" (Monoteist / Hanif) dinler çatışması Çin'de, Amerika'da, Afrika'da ve dünyanın her yerinde olduğu gibi Orta Asya'da da yaşanıyordu. Soylarının Hz. Nuh'un oğlu Yafes'ten geldiğine inanan bozkır insanlarının öz lisanında -kadim Sami dillerde1 rastlanan- "Peygamber, Kadir, Hikmet, Cebrail, Ruh, Nefis, Şeytan" gibi dini terimlerin birebir karşı¬lıklarının bulunması Kuran-ı Kerim'e de şahitlik eder nitelikte¬dir. Çünkü Kutsal Kitap tüm peygamberlerin halklarına onların dilleriyle yollandığını söylüyor2. Zaten "Hatem-ül Enbiya" olarak anılan Hz. Muhammed de kendisinden evvel yüz yirmi dört bin nebi yaşadığını rivayet etmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kurtlar Vadisi'nde Abdülhey'in yası var! Dizinin fenomenleri arasında yer alan Abdülhey'in ölümü, Polat Alemdar'ı derinden yaraladı. Polat, görevi bıraktığını açıklarken eşiyle birlikte inzivaya çekildi. Polat'a burada Kurtlar Vadisi'nin senaryo ekibinden Ahmet Turgut'un kitabı eşlik ediyor.<br />
<br />
Kurtlar Vadisi'nin senaryo grubunda yer alan Ahmet Turgut'un kitabı "Bozkırın Sırrı", Polat'ın elinden düşürmediği kitap oldu. Abdülhey'in ölümünden sonra inzivaya çekilen Polat Alemdar, balık tutarken okuduğu kitapla, Ahmet Turgut'a destek çıktı.<br />
<br />
Peki Polat'ın okuduğu kitabın konusu ve içeriği neydi diyorsanız işte kitabın konusu:<br />
<br />
Bozkırın Sırrı başkarakteri itibariyle Türk Edebiyatında farkını ortaya koyan bir roman. Daha önce hiçbir roman ‘anadili Türkçe olan bir Peygamber’ konu edinmemişti.<br />
<br />
Romanda Türklere henüz Türk denilmediği çağlarda, Orta Asya steplerinde kendi töreleri ve oba kültürü ile yaşarken vahiy alan Öktem ve eşi Gülçiçek ile onların akrabaları, oba halkı. dostları, düşmanları arasında gelişen olaylar konu ediniliyor.<br />
<br />
Kitap okurların zorlanmaması için Orta Asya Türk Kültürü ve gerek İslamiyet gerekse diğer dini inaçlara ait kavramları ve inançları dipnotlarla açıklamayı da ihmal etmiyor.<br />
<br />
Kitabın önsözünü sizler için alıntıyoruz. Çünkü yazar bu romanda neler anlattığını ve amacının neler olduğununun ipuçlarını veriyor:<br />
<br />
3000 YIL ÖNCE DÜNYA VE ORTA ASYA<br />
<br />
Sümerlerle başlatılan binlerce yıllık medeniyet macerasına rağmen M.Ö.10. asırda alışverişlerde resmi para kullanımı hâlâ başlamamış, tekil şekilli olgun alfabeler henüz oluşturula¬mamıştı. Kuzey Hindistan, Güney Çin ve Orta Amerika yerle¬şikleri bronz çağ nimetleriyle yetinirken Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi ileri tarım bölgeleri ön-demir çağma ulaşmıştı.<br />
<br />
Verimli nehir deltalarının sağladığı organize tarım imkân¬larına sahip olmayan Orta Asyadaki insanlar alabildiğine gür orman ve meraların nimetlerinden faydalanıyordu. Tarım odak¬lı yerleşik hayatın kökleşmesini imkânsız kılan bu şartlar nede¬niyle altışar aylık aralarla yaylaklar ve kışlaklar arasında göçler yaşanırdı.<br />
<br />
Belirli iki nokta arasında gelgitler yaşadıkları için bugün "yarı-göçer" diye tanımladığımız bu insanlar yüz- yüz elli çadırlık "oba" denilen yaşam birimleri kurmuştu. Obadakiler yakın veya uzak akraba olurdu ve obalar aklına, görgüsüne itibar edi¬len "Aksakal Heyeti" tarafından yönetilirdi. Her Aksakal, kendi akraba grubunun ileri geleni olsa da heyetin ana kaygısı obanın geniş ve gür otlaklarda kimseyle kavga etmeksizin yaşamına de-vam edebilmesiydi.<br />
<br />
Buna rağmen bazen meraların paylaşımı konusunda obalar arasında tartışmalar çıkar, anlaşmazlıklar büyüdükçe kanlı savaşlar yaşanırdı. En geniş ahlak ve tutum birliği olan "töre", fert¬ler ve obalar arası ilişkileri düzenlerdi. Töreye aykırı hareketle¬rin en yaygın yaptırımı 'ayıplanmak' olsa bile bazı durumlarda töreyi bozanlar obalardan dışlanıp sürgüne gönderilir, hatta or¬tak kararlar neticesinde idam bile edilebilirdi. Bu yüzden kesin kanaatlerin oluşmadığı konularda insanlar keyfi davranabilirdi. Ancak töreye dâhil olan hususlarda ataların ve kamunun hoş-gördüklerini tekrarlamakla yetinilirdi.<br />
<br />
Kız alıp vermeler yoluyla birçok oba arasında akrabalıklar kurulmuş, soyca yakınlaşmış obalar boyları meydana getirmişti. Boyların yönetimini üstlenen veya kendi otoritesini diğer obala¬ra da dayatabilen yöneticilere "Tigin" denirdi. Bazen Tiginlerden biri rakiplerine üstünlük sağlar ve bölgesel bir yönetim oluştu-rurdu. Günümüz algısıyla "konfederasyon" diyebileceğimiz bu obalar ve boylar üstü yönetim, otoritesi altındaki insanlara asa¬yiş sağlamakla yükümlü olur, karşılığında "beç" denilen bir çeşit vergi alırdı. Zaten töre de asayişi kim sağlarsa beçi onun hakkı sayardı.<br />
<br />
Genelde hayvan yetiştiriciliği ve avcılıkla uğraşan bozkır ev¬latları maden işçiliği, halı, kilim dokuması ve deri-kürk işleme¬ye bağlı zanaatlarla da uğraşırdı. Hatta döneme dair en nadide ziynet eserlerini yaratmış olan Saka Medeniyeti meyve tarımıyla uğraşıldığını belirten izler de bırakmıştır günümüze.<br />
<br />
Uçsuz bucaksız bozkırda tabiatla doğrudan ilişki içinde olan bu insanlar, din tarihçilerinin genel anlamıyla "Şamanizm" de¬dikleri "doğa ruhları ve atalara saygı-korku" içeren bir inanışa sahipti. Haliyle bu din, öz itibariyle dünyanın diğer bölgelerin¬deki putperest inançlardan farksızdı. Akdeniz havzasındaki yer¬leşik toplumların inşa ettiği devasa tapınak ve ilah heykellerine nazaran Orta Asya Şamanistleri "sanem" veya "tin" dedikleri putçuklara tazim gösterirlerdi.<br />
<br />
Günümüzde pek yaygın bir hatayla "Şaman" diye adlandırı¬lan ama dönem insanlarının "Kam" dediği din adamlarının başhca iddiası insanların doğayla ilişkisini sorunsuz hale getirmek, büyü yoluyla şifa dağıtmak ve gelecekten haberler verebilmekti. Kamlar defin ve evlilik gibi sosyal ritüelleri de yönetirdi.<br />
<br />
Klasik anlamıyla Ortadoğu'da yaşanan "Çok Tanrılı" (Politeist / Paganik) ve "Tek Tanrılı" (Monoteist / Hanif) dinler çatışması Çin'de, Amerika'da, Afrika'da ve dünyanın her yerinde olduğu gibi Orta Asya'da da yaşanıyordu. Soylarının Hz. Nuh'un oğlu Yafes'ten geldiğine inanan bozkır insanlarının öz lisanında -kadim Sami dillerde1 rastlanan- "Peygamber, Kadir, Hikmet, Cebrail, Ruh, Nefis, Şeytan" gibi dini terimlerin birebir karşı¬lıklarının bulunması Kuran-ı Kerim'e de şahitlik eder nitelikte¬dir. Çünkü Kutsal Kitap tüm peygamberlerin halklarına onların dilleriyle yollandığını söylüyor2. Zaten "Hatem-ül Enbiya" olarak anılan Hz. Muhammed de kendisinden evvel yüz yirmi dört bin nebi yaşadığını rivayet etmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Özeleştiri ve halka çatmanın bedeli]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3646.html</link>
			<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 22:10:11 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3646.html</guid>
			<description><![CDATA[Siyasiler için tüyler ürpertici bir kavram olsa gerek… Hele hele, hiçbir fikri dayanağı olmayan, bütün sermayesi bir şekilde ikna ettiği insanlardan aldığı oylar olan siyasetçiler için bindiği dalı kesmek gibi bir şey…<br />
Tarih sahnesindeki karizmatik liderlerin çoğu için ise, karizmalarına karizma katan bir davranıştır. Onlar halka çatmaktan çekinmezler. Hem döven, hem seven cinstendir onlar…<br />
<br />
Mevcut siyasi yelpazede kısmen de olsa halka çatma becerisi gösteren tek isim Tayyip Erdoğan. Gerçi onun kendi seçmen kitlesine çattığını pek görmedim. O da lehdarlarından aldığı cesaretle, karşı cepheye yükleniyor. Çünkü, karşı cepheden ciddi bir oy kayması olmayacağını o da biliyor. Eğer oradan oy alma ihtimalini öngörseydi muhtemeldir, mevcut çatmalarını da yapmazdı.<br />
<br />
Bu yazıda liderlerin, politikacıların öcü gibi korktuğu bu konuya değineceğiz.<br />
Çok önemlidir halka çatmak. Liderin, siyasetçinin, sanatçının halka çatması, halkı eğitmesi, olumlu olarak yönlendirmesidir aslında. Onun için Kuran’da bol bol görürsünüz bu çatmaları… Çünkü Kuran, halktan onay almak için değil, insanları yönlendirmek, tutumlarını değiştirmek için indirilmiştir. Hal böyle olunca, insanlık tarihi boyunca Peygamberler de tebliğ ettikleri şeylerle halka çatanların öncüleridir. Hep inkarla reddedilmişler, bulundukları yerden sürülmüşlerdir.<br />
<br />
Mevcut siyasilerimizin, risalet sistemi ile yakından uzaktan bir alakaları bulunmadığı için işin bu kısmıyla ilgilenmezler. Halbu ki, Kuran’a göre yeryüzünde iktidar ancak adaleti tesis etmek, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak için gereklidir. İnkarcıların iktidarı nesli yok etmeye, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya hizmet ederken salihlerin, muttakilerin, müslimlerin, muhsinlerin, müminlerin iktidarı daima sulh ve adalete kilitlenmiştir. Hayra destek olarak salat ederler, kötülüklerden arınarak zekat verirler.<br />
<br />
İsa şöyle söylüyor: “Bana yaşamım boyunca salatı ve zekatı emretti”<br />
Onun nezdinde bütün insanlara emirdir bu. Hayra destek çıkmak, şerre engel olmak ve bu suretle arınmak.<br />
Her insan, kendi yaşam alanında iktidar sahibidir. Etki alanı küçük veya büyük her insan bir irade, bir iktidar sahibidir. Küçük veya büyük iktidar sahası olsun, yukarıda anlatılan şekilde salatı ikame ve zekatı verme vazgeçilmez koşuldur.<br />
<br />
Salatı ikame ederken yani hayra destek çıkarken, hayrın gereğini ikame ederken çoğunlukla bir direnişle karşılaşır insan. Çünkü insanların çoğu aksi istikamete meğillidir.<br />
“Andolsun, insanların çoğuna (!) uyarsan seni Allah yolundan çıkarırlar”<br />
İyiler, salihler hep azınlık olmuştur. Bu azınlık, saptırmaya ve sapmaya meğilli çoğunlukla mecburen kavgalıdır. Bu kavga onların var oluş sebepleridir, hayatlarıdır, karakterleridir.<br />
İşte “halka çatma” ; böyle bir kavganın eseridir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in veya önceki resullerin hayatlarıyla ilgili Kuran’da verilen bilgilerde asla “takıyye” olgusuna rastlayamazsınız. Çünkü takıyye, münafıklığın ta kendisidir. Onlar ister istemez “insanların çoğu” ile bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Gerek kendi saflarında bulunsun, gerekse karşı cenahta bulunsun çizginin dışına çıkanlarla sürekli bir mücadele, bitmek bilmeyen bir mücahededir bu…<br />
<br />
O tarihlerde demokrasi yoktu. Eğer olsaydı da vaziyet asla değişmeyecekti. Çünkü, peygamberlere bu günkü karşılığı ile “oy” dan çok daha değerli mevkiler, makamlar, dünya hayatını süsleyecek nice şeyler teklif edildi. Bunların hepsi kesin olarak reddedilmiştir. İnkarcılarla, bozguncularla, azgınlık içerisinde bulunanlarla hiçbir suretle uzlaşma olmamıştır.<br />
“Güçleninceye kadar onlar gibi olma, onlardan gibi görünme, güçlendikten sonra niyetin her ne idiyse onu yerine getirme” münafıklığı, hiçbir peygamberin hiçbir kıssasında görülmez.<br />
<br />
Onlar, vahiy kendilerine tebliğ edildiği andan itibaren kesin bir ayrışmanın tarafı olmuşlardır. Tebliğin gizli yapıldığı dönemler dahil olmak üzere, kötülüğün, şerrin tasdik edildiği, “şimdilik kaydıyla” iyi olarak nitelendirildiği hiçbir vakıa, hiçbir olgu yoktur.<br />
<br />
Kendilerine vahyedilen şey, hep kötülüğe çatmıştır. Kötülüğün sahibi, o kötülüğü yapan her kim olursa olsun bu değişmemiştir. İster halktan biri, ister kudretli bir hükümdar, ister açık bir zorba, isterse resullerin yandaşlarından biri olsun, her kötü hareket hemen tenkit edilmiştir.<br />
İşte bu sebepledir ki, resullerin hayatı daimi bir kavga içerisinde geçmiştir.<br />
<br />
Birkaç misal üzerinde duralım.<br />
Nuh Peygamber, ömrü boyunca kavmini uyarmış, onlarla daimi bir restleşme içerisinde bulunmuştur. İnkarcılara destek çıkan oğlu ve karısı da dahil olmak üzere…<br />
İbrahim peygamber, iyilerin azlığına en güzel misallerden biridir. Onca tebliğ ve vakıaya rağmen halkını terk ederken cemaatinde sadece bir kişi vardır. O da daha sonra peygamber yapılan Lut peygamberdir…<br />
İsa peygamberin ömrü “egemen” Yahudilerle mücadele içerisinde geçmiştir. En ağır şekilde onlara çatmaktan hiç geri durmamıştır.<br />
<br />
Musa peygamberin de risaletinin önemli bir kısmı kendi cemaatine çatmakla geçmiştir. Çünkü onlar, işin hiçbir aşamasında onun getirdiği şeye gerçekte inanmamışlardır. Her emrine, her uyarısına ille muzur bir itiraz ileri sürdüler. Hz. Musa’nın Kuran’da bilinen son seslenişi şöyledir:<br />
<br />
“Ey Rabbim, ben kendimle şu biraderim Harun’dan başkasına söz geçiremiyorum. Artık bu zalim kavimle bizim aramızı ayır !”<br />
Akıllara durgunluk verecek bir sahnedir bu… Kendi cemaatini bir kalemde silip atmıştır.<br />
Çünkü bütün resuller aynı İbrahim peygamber gibi “başlı başına bir ümmet”tir. Onların, ne bir tebaya, ne de kendisine yalakalık edecek cemiyetlere ihtiyaçları yoktur. Onlar, tek başlarına bir ordu, tek başlarına bir devlet gibidir. Müstahkem bir kale gibi insanlık tarihine dikilmişlerdir. Dünya hayatının karanlık denizinde yapayalnız ışıldayan, hayra, adalete, barışa ışık tutan fener gibidirler.<br />
<br />
Hz. Muhammed’in ashabından da hata edenler olmuştu. Vaki midir ki, sırf güç kazanma gayesiyle onların kötülüklerine ses çıkarılmasın !<br />
İnsanlık tarihinin belki de en çetin sosyal ambargosu Muhammed peygamberin cemaati içinde yaşanmıştır.<br />
Görev yerini terk edenlerin işittiği azar, Hz. Peygamber’in hanımına atılan iftirayı dilden dile taşıyanlara yöneltilen ihtar ve benzeri bir çok vakıa, “benim cemaatimden birinin yaptığı kötülük, karşı cephenin iyiliğinden de iyidir” mantığına reddiyedir. Kuran bu ahlaksızlığa hiçbir suretle geçit vermez.<br />
<br />
Onun için, “çalsın ama çalışsın” diyebilen bir milletin milliyetçiliğinin yapılamayacağını, erdemli sanatçının, erdemli politikacının, cehaleti, kötülüğü velev ki bu halkın ekseri çoğunluğundan kaynaklansın var gücüyle yermesi gerektiğini makalelerimde sürekli olarak işledim.<br />
Eğer milletin kötü yönelişine ses çıkarılmaz, onun istek ve arzuları her değerin üstünde tutulursa “milli irade” denen sahte bir “tanrı” oluşacağını vurguladım.<br />
<br />
Şimdilerde bu “milletin iradesi” söylemi o hale getirildi ki, milletin iradesi gerçeği inkara yönelse, kötülüğü, şerri emretse mevcut politikacılar sırf onlardan biraz daha oy alabilmek için suskunluk bir tarafa, yönelişin doğruluğu hususunda millete bir de yağ çekecekler…<br />
<br />
İslamı dillerine dolayan sözde İslamcıların, olup biten hırsızlıklara, arsızlıklara, adaletsizliğe sırf yandaşlarının eylemidir diye sessiz kalışlarını, hatta sessiz kalmak bir tarafa sözüm ona aklamak için şeytanın bile aklına gelmeyecek gerekçeler üretmeye çalışmalarını hayretle, ibretle, buğz ederek izliyorum…<br />
<br />
Kaldı ki, bu hastalık sadece bu kişilerde yok. Siyasi yelpazenin bir çok aktöründe var…<br />
Hangi siyasi parti lideri halka doğrudan çatabiliyor ?<br />
Mesela;<br />
“Bu ülkede rüşvet olgusu varsa rüşveti alan gibi bir de veren var. Siz millet olarak rüşvet verenler değil misiniz ?” diyen var mı?<br />
<br />
“İçinizden kaçınız, bir davaya bakmakta olan hakim hataen veya bir bedel karşılığında haksız olduğunuz halde sizin lehinize karar verecek olsa buna itiraz edersiniz ?” diye soran var mı?<br />
<br />
“Bu ülkede trafik kazasından ölenlerin sayısı terörden ölenlerden kat ve kat daha fazla… Siz, bu açıdan terörden daha tehlikelisiniz” diyebilen var mı?<br />
“Bu gün kömüre, iki kilo bulgura, fasulyeye oyunu satanlar, yarın daha büyük bedellere daha mühim şeyleri de satarlar” diyebilen var mı?<br />
“Sahtekarlığa, hırsızlığa, yalancılığa, kayırmacılığa, adaletsizliğe, zulme ses çıkarmayanlar aynı eylemleri yapanlar kadar suçludur, demek siz kendiniz onların yerinde olsanız aynılarını yapacaktınız” diye çekişen var mı?<br />
<br />
Ne mümkün !<br />
Halk, çoğunluk, milli irade tanrısının önünde secde edip her kötülüğe sessiz kalanlar, Allah’ın değil, başka şeylerin müslümanı / teslim olanıdır.<br />
“Aziz Millet”miş…<br />
Ne azizi ?<br />
Her sorunu kavga dövüş halleden, liderlere karşı olabildiğince yalaka, ahdine vefasız, komşusu açken tok yatan, çabuk gaza gelen ve gazı hemen alınabilen, esip gürleyen ama hiç yağmayan, ülkesinin her köşesinde huzur evleri, kadın sığınma evleri, yetiştirme yurtları açılmış, millet olarak ana babasına, çoluk çocuğuna sahip çıkamamış, kendisine devlet kapısında bir mevkii verildiğinde hemen şımarıp böbürlenen, çalışanının parasını, borcunu ödemeyen bir millet mi “aziz”dir…<br />
<br />
O “aziz” millet ölmüş, yerine başka bir millet gelmiş…<br />
Türk Milliyetçileri bile, vasıfları dejenere olmuş bu toplumun arızalı yönlerine çatarak, bu yönleri tenkit ederek halkı yönlendirmek, yeni nesiller yetiştirmek yerine mevcudun savunucusu, milliyetçisi olmuş…<br />
<br />
Bu gün bir haber vardı internette… PKK gösterilerine katılan, okuma yazma bilmeyen (ki bence okuma yazma bilip bilmemesi çok önemli değildir) altı çocuklu bir kadın, sırf örgütün gösterisine katıldı ve suç teşkil eden bir pankart taşıdı diye 7 küsur sene hapis cezasına mahkum edilmiş. Hem de ilk celsede… Haber hakkındaki yorumları okudum.<br />
<br />
Milliyetçi arkadaşlar demişler ki, “Oh olmuş, iyi olmuş, öbürlerine ibret olsun, keşke idam etselermiş, gebersin….”<br />
Demek milliyetçilik; kendisine yapılmasını istemeyeceğin bir adaletsizlik, haddini aşmış bir ceza, karşı görüşteki birine yapıldığında alkış tutmaktır !<br />
<br />
Demek milliyetçilik; bu topraklarda yaşayan insanları böyle ayrı gayrı görmek, göreni tasdik etmek, milletin bir kısmını ayrı tutup, onlara yapılan her kötü muameleye ölçüsü ne olursa olsun onay vermektir…<br />
<br />
“Eğer inkarcılardan biri senden aman dilerse ona aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu kendisini emin hissedeceği bir yere kadar bırak” diyen Kuran kimin kitabıdır ?<br />
“Allah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmadığı hakikatini ADALETİ AYAKTA TUTARAK açıkladı…”<br />
“Adil olun. Çünkü Allah adalet yapanları sever”<br />
“Bir kavme olan kininiz sakın sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin” diyen Kuran kime sesleniyor ?<br />
<br />
Sadece pankart taşıdı diye altı çocuklu bir kadına veya herhangi bir insana 7 sene hapis cezası verilmesini kim, hangi adalet duygusu, hangi vicdan reva görebiliyor ?<br />
Anlaşılan o ki, bir kesime duyulan kin, bütün adalet ölçüsünü alt üst etmiş… Milliyetçiliği, tarafı her ne olursa olsun milletin her bir ferdinin hak ve hukukunu gözetmek olarak benimsemesi gerekenler de ölmüşler…<br />
<br />
Demek siz, yeryüzünde bir iktidar elde etseniz teraziyi tümden yok edecek, bozgunculuğu gidermek için daha büyük bir bozgunculuğu tercih edeceksiniz. Demek siz yeryüzünde iktidar sahibi olsanız merhameti unutacaksınız. Hem de Rahman’ı dillerinize dolaya dolaya… “Muhammed” adını duyduğunuzda bin salavat getirecek ama O’nun Kuran’daki hatırasından bi haber olacaksınız. Birbirinin anasını, babasını, kardeşini öldüren müşriklerle müminlerin barışını yad edecek ama kendi hayatlarınızda bunun esamesini bile sergilemeyeceksiniz.<br />
<br />
Aslında hergün akşam ana haber bülteninden sonra birkaç saat belgesel seyretmek, kimin savunuculuğunun yapılması gerektiğini apaçık ortaya koyuyor.<br />
Bir tarafta hangi maksatla olursa olsun, kavga edip didişenler, diğer tarafta insanlara bir çare, bir kolaylık olması için dünyanın bilmem ne çölünde, ormanında kuşun, kurdun, böceğin peşinde ömür tüketenler…<br />
Bir tarafta tahammülsüz, kibirli insan yığını, diğer tarafta insanlık için gerçeğin peşinde labaratuarlarda ömür çürütenler…<br />
<br />
Bir tarafta birileri “alkışlarken beni görsün” diye takla peşinde veya beni kim alkışlamıyor diye kalabalığa bakıyor, öbür tarafta birileri kudreti sonsuz yaratıcının yarattığı dağa, dereye, uzaya bakıyor… Hem alıcı, seçici bilinçli, meraklı bir gözle…<br />
Şimdi, hangi kesim hayrın ve barışın destekçisidir ? Hangi taraf, salatı ikame ediyor ?<br />
Eğer bir insan topluluğunun milliyetçiliğini / savunuculuğunu yapacaksak hangisi savunulmaya, korunmaya, desteklenmeye layıktır ?<br />
Veya hangisine “çatmak” icab eder ?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Siyasiler için tüyler ürpertici bir kavram olsa gerek… Hele hele, hiçbir fikri dayanağı olmayan, bütün sermayesi bir şekilde ikna ettiği insanlardan aldığı oylar olan siyasetçiler için bindiği dalı kesmek gibi bir şey…<br />
Tarih sahnesindeki karizmatik liderlerin çoğu için ise, karizmalarına karizma katan bir davranıştır. Onlar halka çatmaktan çekinmezler. Hem döven, hem seven cinstendir onlar…<br />
<br />
Mevcut siyasi yelpazede kısmen de olsa halka çatma becerisi gösteren tek isim Tayyip Erdoğan. Gerçi onun kendi seçmen kitlesine çattığını pek görmedim. O da lehdarlarından aldığı cesaretle, karşı cepheye yükleniyor. Çünkü, karşı cepheden ciddi bir oy kayması olmayacağını o da biliyor. Eğer oradan oy alma ihtimalini öngörseydi muhtemeldir, mevcut çatmalarını da yapmazdı.<br />
<br />
Bu yazıda liderlerin, politikacıların öcü gibi korktuğu bu konuya değineceğiz.<br />
Çok önemlidir halka çatmak. Liderin, siyasetçinin, sanatçının halka çatması, halkı eğitmesi, olumlu olarak yönlendirmesidir aslında. Onun için Kuran’da bol bol görürsünüz bu çatmaları… Çünkü Kuran, halktan onay almak için değil, insanları yönlendirmek, tutumlarını değiştirmek için indirilmiştir. Hal böyle olunca, insanlık tarihi boyunca Peygamberler de tebliğ ettikleri şeylerle halka çatanların öncüleridir. Hep inkarla reddedilmişler, bulundukları yerden sürülmüşlerdir.<br />
<br />
Mevcut siyasilerimizin, risalet sistemi ile yakından uzaktan bir alakaları bulunmadığı için işin bu kısmıyla ilgilenmezler. Halbu ki, Kuran’a göre yeryüzünde iktidar ancak adaleti tesis etmek, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak için gereklidir. İnkarcıların iktidarı nesli yok etmeye, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya hizmet ederken salihlerin, muttakilerin, müslimlerin, muhsinlerin, müminlerin iktidarı daima sulh ve adalete kilitlenmiştir. Hayra destek olarak salat ederler, kötülüklerden arınarak zekat verirler.<br />
<br />
İsa şöyle söylüyor: “Bana yaşamım boyunca salatı ve zekatı emretti”<br />
Onun nezdinde bütün insanlara emirdir bu. Hayra destek çıkmak, şerre engel olmak ve bu suretle arınmak.<br />
Her insan, kendi yaşam alanında iktidar sahibidir. Etki alanı küçük veya büyük her insan bir irade, bir iktidar sahibidir. Küçük veya büyük iktidar sahası olsun, yukarıda anlatılan şekilde salatı ikame ve zekatı verme vazgeçilmez koşuldur.<br />
<br />
Salatı ikame ederken yani hayra destek çıkarken, hayrın gereğini ikame ederken çoğunlukla bir direnişle karşılaşır insan. Çünkü insanların çoğu aksi istikamete meğillidir.<br />
“Andolsun, insanların çoğuna (!) uyarsan seni Allah yolundan çıkarırlar”<br />
İyiler, salihler hep azınlık olmuştur. Bu azınlık, saptırmaya ve sapmaya meğilli çoğunlukla mecburen kavgalıdır. Bu kavga onların var oluş sebepleridir, hayatlarıdır, karakterleridir.<br />
İşte “halka çatma” ; böyle bir kavganın eseridir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in veya önceki resullerin hayatlarıyla ilgili Kuran’da verilen bilgilerde asla “takıyye” olgusuna rastlayamazsınız. Çünkü takıyye, münafıklığın ta kendisidir. Onlar ister istemez “insanların çoğu” ile bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Gerek kendi saflarında bulunsun, gerekse karşı cenahta bulunsun çizginin dışına çıkanlarla sürekli bir mücadele, bitmek bilmeyen bir mücahededir bu…<br />
<br />
O tarihlerde demokrasi yoktu. Eğer olsaydı da vaziyet asla değişmeyecekti. Çünkü, peygamberlere bu günkü karşılığı ile “oy” dan çok daha değerli mevkiler, makamlar, dünya hayatını süsleyecek nice şeyler teklif edildi. Bunların hepsi kesin olarak reddedilmiştir. İnkarcılarla, bozguncularla, azgınlık içerisinde bulunanlarla hiçbir suretle uzlaşma olmamıştır.<br />
“Güçleninceye kadar onlar gibi olma, onlardan gibi görünme, güçlendikten sonra niyetin her ne idiyse onu yerine getirme” münafıklığı, hiçbir peygamberin hiçbir kıssasında görülmez.<br />
<br />
Onlar, vahiy kendilerine tebliğ edildiği andan itibaren kesin bir ayrışmanın tarafı olmuşlardır. Tebliğin gizli yapıldığı dönemler dahil olmak üzere, kötülüğün, şerrin tasdik edildiği, “şimdilik kaydıyla” iyi olarak nitelendirildiği hiçbir vakıa, hiçbir olgu yoktur.<br />
<br />
Kendilerine vahyedilen şey, hep kötülüğe çatmıştır. Kötülüğün sahibi, o kötülüğü yapan her kim olursa olsun bu değişmemiştir. İster halktan biri, ister kudretli bir hükümdar, ister açık bir zorba, isterse resullerin yandaşlarından biri olsun, her kötü hareket hemen tenkit edilmiştir.<br />
İşte bu sebepledir ki, resullerin hayatı daimi bir kavga içerisinde geçmiştir.<br />
<br />
Birkaç misal üzerinde duralım.<br />
Nuh Peygamber, ömrü boyunca kavmini uyarmış, onlarla daimi bir restleşme içerisinde bulunmuştur. İnkarcılara destek çıkan oğlu ve karısı da dahil olmak üzere…<br />
İbrahim peygamber, iyilerin azlığına en güzel misallerden biridir. Onca tebliğ ve vakıaya rağmen halkını terk ederken cemaatinde sadece bir kişi vardır. O da daha sonra peygamber yapılan Lut peygamberdir…<br />
İsa peygamberin ömrü “egemen” Yahudilerle mücadele içerisinde geçmiştir. En ağır şekilde onlara çatmaktan hiç geri durmamıştır.<br />
<br />
Musa peygamberin de risaletinin önemli bir kısmı kendi cemaatine çatmakla geçmiştir. Çünkü onlar, işin hiçbir aşamasında onun getirdiği şeye gerçekte inanmamışlardır. Her emrine, her uyarısına ille muzur bir itiraz ileri sürdüler. Hz. Musa’nın Kuran’da bilinen son seslenişi şöyledir:<br />
<br />
“Ey Rabbim, ben kendimle şu biraderim Harun’dan başkasına söz geçiremiyorum. Artık bu zalim kavimle bizim aramızı ayır !”<br />
Akıllara durgunluk verecek bir sahnedir bu… Kendi cemaatini bir kalemde silip atmıştır.<br />
Çünkü bütün resuller aynı İbrahim peygamber gibi “başlı başına bir ümmet”tir. Onların, ne bir tebaya, ne de kendisine yalakalık edecek cemiyetlere ihtiyaçları yoktur. Onlar, tek başlarına bir ordu, tek başlarına bir devlet gibidir. Müstahkem bir kale gibi insanlık tarihine dikilmişlerdir. Dünya hayatının karanlık denizinde yapayalnız ışıldayan, hayra, adalete, barışa ışık tutan fener gibidirler.<br />
<br />
Hz. Muhammed’in ashabından da hata edenler olmuştu. Vaki midir ki, sırf güç kazanma gayesiyle onların kötülüklerine ses çıkarılmasın !<br />
İnsanlık tarihinin belki de en çetin sosyal ambargosu Muhammed peygamberin cemaati içinde yaşanmıştır.<br />
Görev yerini terk edenlerin işittiği azar, Hz. Peygamber’in hanımına atılan iftirayı dilden dile taşıyanlara yöneltilen ihtar ve benzeri bir çok vakıa, “benim cemaatimden birinin yaptığı kötülük, karşı cephenin iyiliğinden de iyidir” mantığına reddiyedir. Kuran bu ahlaksızlığa hiçbir suretle geçit vermez.<br />
<br />
Onun için, “çalsın ama çalışsın” diyebilen bir milletin milliyetçiliğinin yapılamayacağını, erdemli sanatçının, erdemli politikacının, cehaleti, kötülüğü velev ki bu halkın ekseri çoğunluğundan kaynaklansın var gücüyle yermesi gerektiğini makalelerimde sürekli olarak işledim.<br />
Eğer milletin kötü yönelişine ses çıkarılmaz, onun istek ve arzuları her değerin üstünde tutulursa “milli irade” denen sahte bir “tanrı” oluşacağını vurguladım.<br />
<br />
Şimdilerde bu “milletin iradesi” söylemi o hale getirildi ki, milletin iradesi gerçeği inkara yönelse, kötülüğü, şerri emretse mevcut politikacılar sırf onlardan biraz daha oy alabilmek için suskunluk bir tarafa, yönelişin doğruluğu hususunda millete bir de yağ çekecekler…<br />
<br />
İslamı dillerine dolayan sözde İslamcıların, olup biten hırsızlıklara, arsızlıklara, adaletsizliğe sırf yandaşlarının eylemidir diye sessiz kalışlarını, hatta sessiz kalmak bir tarafa sözüm ona aklamak için şeytanın bile aklına gelmeyecek gerekçeler üretmeye çalışmalarını hayretle, ibretle, buğz ederek izliyorum…<br />
<br />
Kaldı ki, bu hastalık sadece bu kişilerde yok. Siyasi yelpazenin bir çok aktöründe var…<br />
Hangi siyasi parti lideri halka doğrudan çatabiliyor ?<br />
Mesela;<br />
“Bu ülkede rüşvet olgusu varsa rüşveti alan gibi bir de veren var. Siz millet olarak rüşvet verenler değil misiniz ?” diyen var mı?<br />
<br />
“İçinizden kaçınız, bir davaya bakmakta olan hakim hataen veya bir bedel karşılığında haksız olduğunuz halde sizin lehinize karar verecek olsa buna itiraz edersiniz ?” diye soran var mı?<br />
<br />
“Bu ülkede trafik kazasından ölenlerin sayısı terörden ölenlerden kat ve kat daha fazla… Siz, bu açıdan terörden daha tehlikelisiniz” diyebilen var mı?<br />
“Bu gün kömüre, iki kilo bulgura, fasulyeye oyunu satanlar, yarın daha büyük bedellere daha mühim şeyleri de satarlar” diyebilen var mı?<br />
“Sahtekarlığa, hırsızlığa, yalancılığa, kayırmacılığa, adaletsizliğe, zulme ses çıkarmayanlar aynı eylemleri yapanlar kadar suçludur, demek siz kendiniz onların yerinde olsanız aynılarını yapacaktınız” diye çekişen var mı?<br />
<br />
Ne mümkün !<br />
Halk, çoğunluk, milli irade tanrısının önünde secde edip her kötülüğe sessiz kalanlar, Allah’ın değil, başka şeylerin müslümanı / teslim olanıdır.<br />
“Aziz Millet”miş…<br />
Ne azizi ?<br />
Her sorunu kavga dövüş halleden, liderlere karşı olabildiğince yalaka, ahdine vefasız, komşusu açken tok yatan, çabuk gaza gelen ve gazı hemen alınabilen, esip gürleyen ama hiç yağmayan, ülkesinin her köşesinde huzur evleri, kadın sığınma evleri, yetiştirme yurtları açılmış, millet olarak ana babasına, çoluk çocuğuna sahip çıkamamış, kendisine devlet kapısında bir mevkii verildiğinde hemen şımarıp böbürlenen, çalışanının parasını, borcunu ödemeyen bir millet mi “aziz”dir…<br />
<br />
O “aziz” millet ölmüş, yerine başka bir millet gelmiş…<br />
Türk Milliyetçileri bile, vasıfları dejenere olmuş bu toplumun arızalı yönlerine çatarak, bu yönleri tenkit ederek halkı yönlendirmek, yeni nesiller yetiştirmek yerine mevcudun savunucusu, milliyetçisi olmuş…<br />
<br />
Bu gün bir haber vardı internette… PKK gösterilerine katılan, okuma yazma bilmeyen (ki bence okuma yazma bilip bilmemesi çok önemli değildir) altı çocuklu bir kadın, sırf örgütün gösterisine katıldı ve suç teşkil eden bir pankart taşıdı diye 7 küsur sene hapis cezasına mahkum edilmiş. Hem de ilk celsede… Haber hakkındaki yorumları okudum.<br />
<br />
Milliyetçi arkadaşlar demişler ki, “Oh olmuş, iyi olmuş, öbürlerine ibret olsun, keşke idam etselermiş, gebersin….”<br />
Demek milliyetçilik; kendisine yapılmasını istemeyeceğin bir adaletsizlik, haddini aşmış bir ceza, karşı görüşteki birine yapıldığında alkış tutmaktır !<br />
<br />
Demek milliyetçilik; bu topraklarda yaşayan insanları böyle ayrı gayrı görmek, göreni tasdik etmek, milletin bir kısmını ayrı tutup, onlara yapılan her kötü muameleye ölçüsü ne olursa olsun onay vermektir…<br />
<br />
“Eğer inkarcılardan biri senden aman dilerse ona aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu kendisini emin hissedeceği bir yere kadar bırak” diyen Kuran kimin kitabıdır ?<br />
“Allah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmadığı hakikatini ADALETİ AYAKTA TUTARAK açıkladı…”<br />
“Adil olun. Çünkü Allah adalet yapanları sever”<br />
“Bir kavme olan kininiz sakın sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin” diyen Kuran kime sesleniyor ?<br />
<br />
Sadece pankart taşıdı diye altı çocuklu bir kadına veya herhangi bir insana 7 sene hapis cezası verilmesini kim, hangi adalet duygusu, hangi vicdan reva görebiliyor ?<br />
Anlaşılan o ki, bir kesime duyulan kin, bütün adalet ölçüsünü alt üst etmiş… Milliyetçiliği, tarafı her ne olursa olsun milletin her bir ferdinin hak ve hukukunu gözetmek olarak benimsemesi gerekenler de ölmüşler…<br />
<br />
Demek siz, yeryüzünde bir iktidar elde etseniz teraziyi tümden yok edecek, bozgunculuğu gidermek için daha büyük bir bozgunculuğu tercih edeceksiniz. Demek siz yeryüzünde iktidar sahibi olsanız merhameti unutacaksınız. Hem de Rahman’ı dillerinize dolaya dolaya… “Muhammed” adını duyduğunuzda bin salavat getirecek ama O’nun Kuran’daki hatırasından bi haber olacaksınız. Birbirinin anasını, babasını, kardeşini öldüren müşriklerle müminlerin barışını yad edecek ama kendi hayatlarınızda bunun esamesini bile sergilemeyeceksiniz.<br />
<br />
Aslında hergün akşam ana haber bülteninden sonra birkaç saat belgesel seyretmek, kimin savunuculuğunun yapılması gerektiğini apaçık ortaya koyuyor.<br />
Bir tarafta hangi maksatla olursa olsun, kavga edip didişenler, diğer tarafta insanlara bir çare, bir kolaylık olması için dünyanın bilmem ne çölünde, ormanında kuşun, kurdun, böceğin peşinde ömür tüketenler…<br />
Bir tarafta tahammülsüz, kibirli insan yığını, diğer tarafta insanlık için gerçeğin peşinde labaratuarlarda ömür çürütenler…<br />
<br />
Bir tarafta birileri “alkışlarken beni görsün” diye takla peşinde veya beni kim alkışlamıyor diye kalabalığa bakıyor, öbür tarafta birileri kudreti sonsuz yaratıcının yarattığı dağa, dereye, uzaya bakıyor… Hem alıcı, seçici bilinçli, meraklı bir gözle…<br />
Şimdi, hangi kesim hayrın ve barışın destekçisidir ? Hangi taraf, salatı ikame ediyor ?<br />
Eğer bir insan topluluğunun milliyetçiliğini / savunuculuğunu yapacaksak hangisi savunulmaya, korunmaya, desteklenmeye layıktır ?<br />
Veya hangisine “çatmak” icab eder ?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[sus gönlüm bir elif miktarı sus]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3645.html</link>
			<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 19:59:00 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3645.html</guid>
			<description><![CDATA[SUS GÖNLÜM…<br />
Efkâr dolu gönül sustuğu vakit, bir nâme duyulur; yalnızlar esas yalnızlığa, duygular düşlediği rüyalara, dil konuşma özlemi duyduğu sevdalara savrulur... mühür vurulur Ayın'a, çıkarılır Şın alfabeden, hüzne bırakılır Kaf belirsiz sinelerden...  <br />
Ve bir ses duyulur, bir dize fısıldar inceden; <br />
"Ey gönül gel gayriden geç aşka eyle iktidâ <br />
 Zümre ehli hakikat ânı kılmış muktedâ." <br />
Şimdi... <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Çok dile getirme. Sen dile getirdikçe gönlün daha da coşuyor, daha meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor.  <br />
  <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Çok laf etme. Az söyle ki işimiz olgunlaşsın. Az söyle ki Hakk'a karşı yanlış kelâm çıkmasın.  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Bir elif miktarı sus... Az kaldı bahara. <br />
 <br />
Dayan gönlüm. Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğin biliyorum. Beklemekten başka çare olsaydı, seni durdurmazdım... <br />
 <br />
İnan bana...  <br />
<br />
Ama yok. Başka çare yok. Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez, çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz...  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Bu kışın bahara dönünceye kadar. Bu gece gündüz oluncaya kadar. Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar. Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar. Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus...  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
<br />
Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuk'u buluncaya kadar.  <br />
 <br />
Sus gönlüm. Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Her susuşun bir cevap olsun. <br />
 <br />
Her susuşun, sabrın olsun. <br />
<br />
Her susuşun, duan olsun.  <br />
 <br />
İçten yakarışının adı olsun susuşun; bekleyişinin, umut edişinin, inancının... <br />
 <br />
Özlediğin şeylerin vurgusu olsun, susuşun... <br />
 <br />
Sükûta ses, bîçâreliğe çare olsun... <br />
 <br />
Sus gönlüm...<br />
<br />
Bir elif miktarı sus!<hr />
yalnız ben susamıyorum he...ben dindar olmayan bir dinkültürü öğretmeniyim <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/tongue.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Tongue" title="Tongue" /> isyan ediyorum sürekli ne olacak bilmiyorum yaa]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[SUS GÖNLÜM…<br />
Efkâr dolu gönül sustuğu vakit, bir nâme duyulur; yalnızlar esas yalnızlığa, duygular düşlediği rüyalara, dil konuşma özlemi duyduğu sevdalara savrulur... mühür vurulur Ayın'a, çıkarılır Şın alfabeden, hüzne bırakılır Kaf belirsiz sinelerden...  <br />
Ve bir ses duyulur, bir dize fısıldar inceden; <br />
"Ey gönül gel gayriden geç aşka eyle iktidâ <br />
 Zümre ehli hakikat ânı kılmış muktedâ." <br />
Şimdi... <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Çok dile getirme. Sen dile getirdikçe gönlün daha da coşuyor, daha meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor.  <br />
  <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Çok laf etme. Az söyle ki işimiz olgunlaşsın. Az söyle ki Hakk'a karşı yanlış kelâm çıkmasın.  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Bir elif miktarı sus... Az kaldı bahara. <br />
 <br />
Dayan gönlüm. Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğin biliyorum. Beklemekten başka çare olsaydı, seni durdurmazdım... <br />
 <br />
İnan bana...  <br />
<br />
Ama yok. Başka çare yok. Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez, çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz...  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Bu kışın bahara dönünceye kadar. Bu gece gündüz oluncaya kadar. Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar. Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar. Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus...  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
<br />
Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuk'u buluncaya kadar.  <br />
 <br />
Sus gönlüm. Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.  <br />
 <br />
Sus gönlüm... <br />
 <br />
Her susuşun bir cevap olsun. <br />
 <br />
Her susuşun, sabrın olsun. <br />
<br />
Her susuşun, duan olsun.  <br />
 <br />
İçten yakarışının adı olsun susuşun; bekleyişinin, umut edişinin, inancının... <br />
 <br />
Özlediğin şeylerin vurgusu olsun, susuşun... <br />
 <br />
Sükûta ses, bîçâreliğe çare olsun... <br />
 <br />
Sus gönlüm...<br />
<br />
Bir elif miktarı sus!<hr />
yalnız ben susamıyorum he...ben dindar olmayan bir dinkültürü öğretmeniyim <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/tongue.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Tongue" title="Tongue" /> isyan ediyorum sürekli ne olacak bilmiyorum yaa]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[alan değişikliği]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3644.html</link>
			<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 19:39:06 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3644.html</guid>
			<description><![CDATA[ben ilköğretimde dkab öğretmeniyim ve alanımı ihl meslek dersleri olarak değiştirmek istiyorum.fakat bu konuda pek bilgi sahibi değilim.birkaç sorum var bilgisi olan yardımcı olursa sevinirim.<br />
1-geçen yıl alan değişikliği haziranda olmuş.her yıl haziranda oluyor mu?çünkü bu yıl ocakta alan değişikliği olmuştu.<br />
2-alan değişikliğine başvuru yapabilmek için stajyerliğin kalkması yeterlimi il içi tayin hakkı kazanmadan olur mu çünkü benim bu ay stajyerliğim kalkıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ben ilköğretimde dkab öğretmeniyim ve alanımı ihl meslek dersleri olarak değiştirmek istiyorum.fakat bu konuda pek bilgi sahibi değilim.birkaç sorum var bilgisi olan yardımcı olursa sevinirim.<br />
1-geçen yıl alan değişikliği haziranda olmuş.her yıl haziranda oluyor mu?çünkü bu yıl ocakta alan değişikliği olmuştu.<br />
2-alan değişikliğine başvuru yapabilmek için stajyerliğin kalkması yeterlimi il içi tayin hakkı kazanmadan olur mu çünkü benim bu ay stajyerliğim kalkıyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ilköğretim din kültürü yönetici atama]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3643.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 20:02:02 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3643.html</guid>
			<description><![CDATA[Arkadaşlar ilköğretim din kültürü öğretmenliği bölümü mezunları imam hatip lisesine müdür yardımcısı olarak başvurabilirler mi?Lütfen bu konuda açıklayıcı net bilgisi olan arkadaşlar paylaşabilirler mi.Bugün tercih yaptım,imam hatip lisesine başvuramıyorsunuz dediler?Diğer liselere başvurma durumumuzda bir sıkıntı yok.İmam hatip lisesine başvuramıyormuşuz.Lütfen yardım arkadaşlar?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Arkadaşlar ilköğretim din kültürü öğretmenliği bölümü mezunları imam hatip lisesine müdür yardımcısı olarak başvurabilirler mi?Lütfen bu konuda açıklayıcı net bilgisi olan arkadaşlar paylaşabilirler mi.Bugün tercih yaptım,imam hatip lisesine başvuramıyorsunuz dediler?Diğer liselere başvurma durumumuzda bir sıkıntı yok.İmam hatip lisesine başvuramıyormuşuz.Lütfen yardım arkadaşlar?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[fenerbahçe ve telsim (vodafone)]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3642.html</link>
			<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 17:55:48 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3642.html</guid>
			<description><![CDATA[daha önce gören var mı bilmiyorum ama, feyste bir arkadaşın sayfasında gördüm hoşuma gitti buyrun <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" /><br />
<br />
<img src="http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash1/hs475.ash1/26035_352227174811_690539811_3431253_2634053_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 26035_352227174811_690539811_3431253_2634053_n.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[daha önce gören var mı bilmiyorum ama, feyste bir arkadaşın sayfasında gördüm hoşuma gitti buyrun <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" /><br />
<br />
<img src="http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash1/hs475.ash1/26035_352227174811_690539811_3431253_2634053_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 26035_352227174811_690539811_3431253_2634053_n.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Siz Olsanız Ne derdiniz ??]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3641.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 22:33:53 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3641.html</guid>
			<description><![CDATA[Mezhebler konusunu 8.sınıflarda işlerken uyguladığım..başka konularda da öğrenci katılımını artıran bir yöntem<br />
Zaten uyguluyor arkadaşlar ama yine de  örneklendirmeler için daha çok bir tekrar olsun istedim<br />
<br />
Mesela "inançla ilgili yorumlar"da öğrencilere soruyorum<br />
-Dünyanın bir ucunda hiç din ,islamla ilgili bir mesaj ulaşmamış insanların durumu ötelerde ne olacak?<br />
size biri sordu..müslüman olarak siz nasıl cevap verirdiniz?<br />
sonuçta inançla ilgili imamı maturidi ve eşarinin görüşlerini söylüyoruz..ayetlerden gösterilen delillerle<br />
böylece itikadi mezheblerin nasıl ortaya çıktığını da anlamış oluyorlar<br />
<br />
fıkhi yorumlarla ilgili<br />
-Aklın yolu birdir,öyleyse islamda neden 4 fıkıh mezhebi var<br />
yada diğer mezhebler<br />
siz bir müslüman olarak bu soru karşısında ne cevap veridiniz?<br />
müslümanız elhamdülillah demi?..deyince hepsi -Elhamdülillah..diyor<br />
<br />
konuya odaklanıyorlar..fikir yürütüyorlar<br />
bazen ateist yada dinsiz biri gibi cevaplarını cerh ediyoruz..tartışıyorlar..<br />
sonuçta cevapları veriyoruz..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mezhebler konusunu 8.sınıflarda işlerken uyguladığım..başka konularda da öğrenci katılımını artıran bir yöntem<br />
Zaten uyguluyor arkadaşlar ama yine de  örneklendirmeler için daha çok bir tekrar olsun istedim<br />
<br />
Mesela "inançla ilgili yorumlar"da öğrencilere soruyorum<br />
-Dünyanın bir ucunda hiç din ,islamla ilgili bir mesaj ulaşmamış insanların durumu ötelerde ne olacak?<br />
size biri sordu..müslüman olarak siz nasıl cevap verirdiniz?<br />
sonuçta inançla ilgili imamı maturidi ve eşarinin görüşlerini söylüyoruz..ayetlerden gösterilen delillerle<br />
böylece itikadi mezheblerin nasıl ortaya çıktığını da anlamış oluyorlar<br />
<br />
fıkhi yorumlarla ilgili<br />
-Aklın yolu birdir,öyleyse islamda neden 4 fıkıh mezhebi var<br />
yada diğer mezhebler<br />
siz bir müslüman olarak bu soru karşısında ne cevap veridiniz?<br />
müslümanız elhamdülillah demi?..deyince hepsi -Elhamdülillah..diyor<br />
<br />
konuya odaklanıyorlar..fikir yürütüyorlar<br />
bazen ateist yada dinsiz biri gibi cevaplarını cerh ediyoruz..tartışıyorlar..<br />
sonuçta cevapları veriyoruz..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kerahat vaktinde ikindinin farzı kılınmalı mı?]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3640.html</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 02:42:42 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3640.html</guid>
			<description><![CDATA[Kerahat vaktinde ikindinin farzı kılınmalı mı?!5 dk. bile olsa kılınmalı, kazaya bırakmak haramdır  diyenler var.<br />
Bir de tahrimen mekruh olduğu için  kılınmamalı ,kaza yapmalı diyenler.Si z hangi görüştesiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kerahat vaktinde ikindinin farzı kılınmalı mı?!5 dk. bile olsa kılınmalı, kazaya bırakmak haramdır  diyenler var.<br />
Bir de tahrimen mekruh olduğu için  kılınmamalı ,kaza yapmalı diyenler.Si z hangi görüştesiniz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun 40 Formülü]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3639.html</link>
			<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 10:05:34 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3639.html</guid>
			<description><![CDATA[Mutluluğun Formülü 40 ayette saklı : <br />
  <br />
1- İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran. <br />
<br />
2- Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma. <br />
<br />
3- Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma. <br />
<br />
4- Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
5- Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme. <br />
<br />
6- Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma. <br />
<br />
7- Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap. <br />
<br />
8- Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster. <br />
<br />
9- Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş. <br />
<br />
10- Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme. <br />
<br />
11- Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle. <br />
<br />
12- İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle. <br />
<br />
13- Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart. <br />
<br />
14- Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma. <br />
<br />
15- Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran. <br />
<br />
16- Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme. <br />
<br />
17- Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma. <br />
<br />
18- Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla. <br />
<br />
19- Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var. <br />
<br />
20- Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme. <br />
<br />
21- Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol. <br />
<br />
22- Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan. <br />
<br />
23- Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil. <br />
<br />
24- Saff 2: Yalandan uzak dur. <br />
<br />
25- Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme. <br />
<br />
26- Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
27- Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma. <br />
<br />
28- En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme. <br />
<br />
29- En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın. <br />
<br />
30- Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç. <br />
<br />
31- Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama. <br />
<br />
32- İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme. <br />
<br />
33- İsra 23: Anne ve babana 'üff' bile deme. <br />
<br />
34- Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.  <br />
<br />
35- Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et. <br />
<br />
36- Enfal 56: Sözünüzde durmamanın,utanç verici olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
37- Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme. <br />
<br />
38- Necm 3: İnanma duygunu diri tut. <br />
<br />
39- Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme. <br />
<br />
40-  Fatiha-1: Alemleri ve seni yaradan Rabbine daima teşekkür ve hamd duygularıyla dolu ol...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mutluluğun Formülü 40 ayette saklı : <br />
  <br />
1- İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran. <br />
<br />
2- Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma. <br />
<br />
3- Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma. <br />
<br />
4- Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
5- Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme. <br />
<br />
6- Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma. <br />
<br />
7- Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap. <br />
<br />
8- Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster. <br />
<br />
9- Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş. <br />
<br />
10- Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme. <br />
<br />
11- Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle. <br />
<br />
12- İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle. <br />
<br />
13- Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart. <br />
<br />
14- Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma. <br />
<br />
15- Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran. <br />
<br />
16- Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme. <br />
<br />
17- Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma. <br />
<br />
18- Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla. <br />
<br />
19- Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var. <br />
<br />
20- Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme. <br />
<br />
21- Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol. <br />
<br />
22- Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan. <br />
<br />
23- Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil. <br />
<br />
24- Saff 2: Yalandan uzak dur. <br />
<br />
25- Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme. <br />
<br />
26- Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
27- Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma. <br />
<br />
28- En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme. <br />
<br />
29- En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın. <br />
<br />
30- Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç. <br />
<br />
31- Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama. <br />
<br />
32- İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme. <br />
<br />
33- İsra 23: Anne ve babana 'üff' bile deme. <br />
<br />
34- Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.  <br />
<br />
35- Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et. <br />
<br />
36- Enfal 56: Sözünüzde durmamanın,utanç verici olduğunu aklından çıkarma. <br />
<br />
37- Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme. <br />
<br />
38- Necm 3: İnanma duygunu diri tut. <br />
<br />
39- Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme. <br />
<br />
40-  Fatiha-1: Alemleri ve seni yaradan Rabbine daima teşekkür ve hamd duygularıyla dolu ol...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[yardımlaşma ve çocuk esirgeme kurumu]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3638.html</link>
			<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 00:30:29 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3638.html</guid>
			<description><![CDATA[8. sınıflarda 'yardımlaşma kurumlarımız' konusuyla ilgili şöylle bir faaliyet yapmayı düşünüyorum: Öğrencilerle bir piyes veya eğlence türü bir şey hazırlayıp bir çocuk yuvasına gidip oradaki çocuklara sunmaları onları eğlendirmeleri,aralarında dostluk oluşturmayı düşünüyorum. <br />
Bu konuda nasıl bir çalışma yapabilirim,elinizde konuya uygun piyes vs. varsa gönderir misiniz? Farklı fikirleriniz varsa faydalanmak isterim,benim aklıma sadece bu geldi.<br />
Forumdaki arkadaşlardan yardımlarını ve değerli görüşlerini bekliyorum<img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[8. sınıflarda 'yardımlaşma kurumlarımız' konusuyla ilgili şöylle bir faaliyet yapmayı düşünüyorum: Öğrencilerle bir piyes veya eğlence türü bir şey hazırlayıp bir çocuk yuvasına gidip oradaki çocuklara sunmaları onları eğlendirmeleri,aralarında dostluk oluşturmayı düşünüyorum. <br />
Bu konuda nasıl bir çalışma yapabilirim,elinizde konuya uygun piyes vs. varsa gönderir misiniz? Farklı fikirleriniz varsa faydalanmak isterim,benim aklıma sadece bu geldi.<br />
Forumdaki arkadaşlardan yardımlarını ve değerli görüşlerini bekliyorum<img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gurbetçilerin ilahiyat okuması]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3637.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 23:00:34 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3637.html</guid>
			<description><![CDATA[Slm,<br />
<br />
Turkiyede gurbetciler icin ilahiyat okuma sanslari varmis, marmara universitesinde, diyanet ugrasiyormus bu isle galiba, acaba asli varmi? Eger bi bilginiz varsa yardimci olurmusunuz? Cok onemli benim icin, bu sebeble Turkiyede okuyabilirim belkide...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Slm,<br />
<br />
Turkiyede gurbetciler icin ilahiyat okuma sanslari varmis, marmara universitesinde, diyanet ugrasiyormus bu isle galiba, acaba asli varmi? Eger bi bilginiz varsa yardimci olurmusunuz? Cok onemli benim icin, bu sebeble Turkiyede okuyabilirim belkide...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[8.sınıf rehber öğretmenleri]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3636.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 22:54:04 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3636.html</guid>
			<description><![CDATA[Arkadaşlar..Aramızda 8. sınıf rehber öğretmeni olanları bu başlığa bekliyorum..Onların gelişim sorunları ve liseye hazırlama konusunda tecrübelerimizi ve sorunlarımızı paylaşalım, sorunlarımıza çözüm üretelim.. Açıkcası sizlerin değerli fikirlerine çok ihtiyacım var<br />
saygılar]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Arkadaşlar..Aramızda 8. sınıf rehber öğretmeni olanları bu başlığa bekliyorum..Onların gelişim sorunları ve liseye hazırlama konusunda tecrübelerimizi ve sorunlarımızı paylaşalım, sorunlarımıza çözüm üretelim.. Açıkcası sizlerin değerli fikirlerine çok ihtiyacım var<br />
saygılar]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cin Olmadan Adam Çarpmayacaksın :))))‏]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3635.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 17:22:21 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3635.html</guid>
			<description><![CDATA[Dört üniversite öğrencisi..Yurt odasında gece geç vakitlere kadar eğlenirler, ertesi günkü sınavı gençliklerine karşı planlanmış bir saldırı olarak düşünürler. Ertesi gün de yüzlerini ve giysilerini olabildiğince kirletirler ve dekana çıkıp bir önceki gece bir düğüne gittiklerini, dönüş yolunda arabanın lastiğinin patladığını, bütün yol boyunca arabayı itmek zorunda kaldıklarından sınava yetişemediklerini söylerler. Dekan da üç gün sonra sınavı alabileceklerini bildirir. Kafadarlar teşekkür edip üç gün sonra sınava gireceklerini söyleyip ayrılırlar. Sınav günü geldiğinde kendilerine bu sınavın özel bir sınav olduğu, her birinin ayrı ayrı odalarda sınava girecekleri açıklanır. Son üç günde iyi hazırlanmış olduklarından bunu önemsemezler. <br />
<br />
Sınav başlar; 100 puanlık iki sorudan oluşmaktadır:<br />
Soru 1: Adınız ve soyadınız (2 puan)<br />
Soru 2: Hangi lastik patladı? (98 puan)<br />
<br />
a) Ön sol<br />
b) Ön sağ<br />
c) Arka sol<br />
d) Arka sağ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dört üniversite öğrencisi..Yurt odasında gece geç vakitlere kadar eğlenirler, ertesi günkü sınavı gençliklerine karşı planlanmış bir saldırı olarak düşünürler. Ertesi gün de yüzlerini ve giysilerini olabildiğince kirletirler ve dekana çıkıp bir önceki gece bir düğüne gittiklerini, dönüş yolunda arabanın lastiğinin patladığını, bütün yol boyunca arabayı itmek zorunda kaldıklarından sınava yetişemediklerini söylerler. Dekan da üç gün sonra sınavı alabileceklerini bildirir. Kafadarlar teşekkür edip üç gün sonra sınava gireceklerini söyleyip ayrılırlar. Sınav günü geldiğinde kendilerine bu sınavın özel bir sınav olduğu, her birinin ayrı ayrı odalarda sınava girecekleri açıklanır. Son üç günde iyi hazırlanmış olduklarından bunu önemsemezler. <br />
<br />
Sınav başlar; 100 puanlık iki sorudan oluşmaktadır:<br />
Soru 1: Adınız ve soyadınız (2 puan)<br />
Soru 2: Hangi lastik patladı? (98 puan)<br />
<br />
a) Ön sol<br />
b) Ön sağ<br />
c) Arka sol<br />
d) Arka sağ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[8 mart sevgililer günü değildir]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3634.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 17:11:35 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3634.html</guid>
			<description><![CDATA[Cafesiyaset yazarı Ayşe Keşir, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayisiyle bir yazı yazdı. Keşir'in "8 Mart Sevgililer Günü değildir" yazısı, muhafazakar erkekleri çileden çıkaracak iğneleyici ifadelerle dolu. <br />
8 MART SEVGİLİLER GÜNÜ DEĞİLDİR<br />
<br />
8 Mart Anneler Günü değildir.<br />
<br />
Evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü hiç değildir.<br />
<br />
8 Mart Dünya Kadınlar günü, kadınların, “kadınca kaprislerinin” tavan yaptığı, çiçeklerin, cicili bicili hediyelerin beklediği günlerden biri değildir.<br />
<br />
Erkekler, içinde “kadın” geçen tüm günleri, birbirinin aynısı, zannıyla, kadınlara kutlama mesajları gönderiyorlar.<br />
<br />
Hele erkek egemen kurumların, belediyelerin, kamu kurumlarının, STK’ların “mış” gibi düzenledikleri, panayır yerlerini andıran salon toplantıları büyük bir ironi.<br />
<br />
Bilmeyenler için kısaca anlatalım. <br />
Nedir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü?<br />
<br />
8 Mart 2010, Dünya kadınlar gününün 100. yılı…<br />
<br />
8 Mart 1857’de New York şehrinde yüzlerce tekstil işçisi kadının çalışma şartlarını ve ücretlerini protesto etmek için grev yaptığı günün yıldönümü nedeniyle, 1909 yılında Kadın Sosyalist Enternasyonal toplantısında, “dünya kadınlar günü” ilan edildi.  Kısacası 8 Mart’ın, 152 yıllık bir acı dolu bir tarihi, 100 yıllık kurumsal bir yapısı var.<br />
<br />
Sosyalist ve feminist kadınların hak arama mücadelesiyle gündeme gelen “kadın hakları”, rahmetli Özal’ın dört eğilimi bir arada buluşturma devriminden sonra, hemen tüm siyasi katmanlarda “hak, emek” kavramlarıyla birlikte anılır oldu.<br />
<br />
Hakkını yemeyelim, Türkiye’de kadınların “hak arama mücadelesine”, muhafazakar erkeklerin bıyık altından, istihza ile gülmelerine rağmen feminist, solcu kadınlar öncülük etti.<br />
<br />
Muhafazakar erkekler, “kızlar okula gitsin mi? diye düşünürken; kadınlar, dışarı çıkarken “kocadan alınacak izni” tartışırken, feminist kadınlar hayli yol aldılar.<br />
<br />
Zamanla muhafazakar kadınların, eğitim sürecine, sistemin şartlarını zorlayarak katılmaları, yoksul dernekleriyle başlayan örgütlü olma çabalarıyla; köklerine yabancı, ithal söylemler, zamanla ülkenin değerlerine aşina söylemlerle buluştu.<br />
<br />
Anne olmak, eş olmak, evlat olmak ile okuyan, çalışan, kendine ait hayatı olan güçlü bireyler olmak ayrı değil, kesişen kümeler olduğunu öğrenmek için feminist ve muhafazakar kadınlar farklı ve zorlu süreçlerden geçti.<br />
<br />
Artık hak arama mücadelesinde “dünya görüşlerinin” farklıklarıyla değil, “kadın” olmanın kesişen kümesiyle, ortak hareket ediyorlar.<br />
<br />
Eh! Pek de iyi yapıyorlar.<br />
<br />
Beyler unutmayın! <br />
<br />
8 Mart anneler günü değildir.<br />
<br />
Evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü hiç değildir.<br />
<br />
<br />
Ayşe KEŞİR / Cafesiyaset]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Cafesiyaset yazarı Ayşe Keşir, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayisiyle bir yazı yazdı. Keşir'in "8 Mart Sevgililer Günü değildir" yazısı, muhafazakar erkekleri çileden çıkaracak iğneleyici ifadelerle dolu. <br />
8 MART SEVGİLİLER GÜNÜ DEĞİLDİR<br />
<br />
8 Mart Anneler Günü değildir.<br />
<br />
Evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü hiç değildir.<br />
<br />
8 Mart Dünya Kadınlar günü, kadınların, “kadınca kaprislerinin” tavan yaptığı, çiçeklerin, cicili bicili hediyelerin beklediği günlerden biri değildir.<br />
<br />
Erkekler, içinde “kadın” geçen tüm günleri, birbirinin aynısı, zannıyla, kadınlara kutlama mesajları gönderiyorlar.<br />
<br />
Hele erkek egemen kurumların, belediyelerin, kamu kurumlarının, STK’ların “mış” gibi düzenledikleri, panayır yerlerini andıran salon toplantıları büyük bir ironi.<br />
<br />
Bilmeyenler için kısaca anlatalım. <br />
Nedir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü?<br />
<br />
8 Mart 2010, Dünya kadınlar gününün 100. yılı…<br />
<br />
8 Mart 1857’de New York şehrinde yüzlerce tekstil işçisi kadının çalışma şartlarını ve ücretlerini protesto etmek için grev yaptığı günün yıldönümü nedeniyle, 1909 yılında Kadın Sosyalist Enternasyonal toplantısında, “dünya kadınlar günü” ilan edildi.  Kısacası 8 Mart’ın, 152 yıllık bir acı dolu bir tarihi, 100 yıllık kurumsal bir yapısı var.<br />
<br />
Sosyalist ve feminist kadınların hak arama mücadelesiyle gündeme gelen “kadın hakları”, rahmetli Özal’ın dört eğilimi bir arada buluşturma devriminden sonra, hemen tüm siyasi katmanlarda “hak, emek” kavramlarıyla birlikte anılır oldu.<br />
<br />
Hakkını yemeyelim, Türkiye’de kadınların “hak arama mücadelesine”, muhafazakar erkeklerin bıyık altından, istihza ile gülmelerine rağmen feminist, solcu kadınlar öncülük etti.<br />
<br />
Muhafazakar erkekler, “kızlar okula gitsin mi? diye düşünürken; kadınlar, dışarı çıkarken “kocadan alınacak izni” tartışırken, feminist kadınlar hayli yol aldılar.<br />
<br />
Zamanla muhafazakar kadınların, eğitim sürecine, sistemin şartlarını zorlayarak katılmaları, yoksul dernekleriyle başlayan örgütlü olma çabalarıyla; köklerine yabancı, ithal söylemler, zamanla ülkenin değerlerine aşina söylemlerle buluştu.<br />
<br />
Anne olmak, eş olmak, evlat olmak ile okuyan, çalışan, kendine ait hayatı olan güçlü bireyler olmak ayrı değil, kesişen kümeler olduğunu öğrenmek için feminist ve muhafazakar kadınlar farklı ve zorlu süreçlerden geçti.<br />
<br />
Artık hak arama mücadelesinde “dünya görüşlerinin” farklıklarıyla değil, “kadın” olmanın kesişen kümesiyle, ortak hareket ediyorlar.<br />
<br />
Eh! Pek de iyi yapıyorlar.<br />
<br />
Beyler unutmayın! <br />
<br />
8 Mart anneler günü değildir.<br />
<br />
Evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü hiç değildir.<br />
<br />
<br />
Ayşe KEŞİR / Cafesiyaset]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[oyun: kediyi kaçırmayın]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3633.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 17:01:07 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3633.html</guid>
			<description><![CDATA[İKİ ARADA Bİ DEREDE KAFA BOŞALTMAK İSTER MİSİNİZ? <br />
İŞTE! SİZE GÜZEL BIR OYUN, AMA SAKIN KOLAY ZANNETMEYIN!!! <br />
﻿ <br />
Amaç, kedinin etrafını koyu yeşil toplarla çevirip kaçmasını önlemek. <br />
Bunu yapabilmek için de açık yeşillere tıklayınca koyu yeşile dönüşüyor…  <br />
aşağıda, tiklayip baslayiniz. Oyun bitince sol alttaki 'Reset'i tıklayın tekrar başlayın. <br />
Eğlenceli ama sanıldığı gibi hiç de kolay bir oyun değil...  <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />   <br />
 <br />
 <font color="red">Ziyaretciler mesaj icerisindeki linkleri goremezler. Linkleri gorebilmek icin lutfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya</strong></a> tiklayarak kayit olunuz.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İKİ ARADA Bİ DEREDE KAFA BOŞALTMAK İSTER MİSİNİZ? <br />
İŞTE! SİZE GÜZEL BIR OYUN, AMA SAKIN KOLAY ZANNETMEYIN!!! <br />
﻿ <br />
Amaç, kedinin etrafını koyu yeşil toplarla çevirip kaçmasını önlemek. <br />
Bunu yapabilmek için de açık yeşillere tıklayınca koyu yeşile dönüşüyor…  <br />
aşağıda, tiklayip baslayiniz. Oyun bitince sol alttaki 'Reset'i tıklayın tekrar başlayın. <br />
Eğlenceli ama sanıldığı gibi hiç de kolay bir oyun değil...  <img src="http://www.dindersiforum.com/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />   <br />
 <br />
 <font color="red">Ziyaretciler mesaj icerisindeki linkleri goremezler. Linkleri gorebilmek icin lutfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya</strong></a> tiklayarak kayit olunuz.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3632.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 16:06:48 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3632.html</guid>
			<description><![CDATA[Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri - Doğan Cüceloğlu<br />
<br />
Kaliforniya´da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi´nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.<br />
<br />
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini " "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally´nin mahremiyetine ´burnumu sokuyordum.´ Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. "Nasıl yani?" dedim."Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."<br />
<br />
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally´nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ´Armudun iyisini ayılar yer´ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally´nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. Birkaç hafta sonra Sally´e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles´in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco´ya gidecektim, Sally´nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.<br />
<br />
Bu planımı Sally´e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach´ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally´nin ağabeyi Brian´ın evine vardık. Sally´nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian´ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.<br />
<br />
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally´nin babası George´un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally´ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ort***** kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George´a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ´Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?´ diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.<br />
<br />
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally´nin ağabeyi Brian´ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles´ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14´te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ´Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary´le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.<br />
<br />
Brian´ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian´ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ´keşke´ olmayacak. Sally´e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?""Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum. "Biz Frank´le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ´bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ´Ne yapabilirim?´ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally´nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ´Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın´, mesajı alır ve çocuğun CAN´ı beslenir. Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ´Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim´, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ´Ben sevilmeye layık biriyim!´ diye yoğrulur. Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN´dır.<br />
<br />
Doğan Cüceloğlu<br />
Kaynak:Gelişimsel Çocuk Nörolojisi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri - Doğan Cüceloğlu<br />
<br />
Kaliforniya´da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi´nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.<br />
<br />
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini " "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally´nin mahremiyetine ´burnumu sokuyordum.´ Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. "Nasıl yani?" dedim."Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."<br />
<br />
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally´nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ´Armudun iyisini ayılar yer´ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally´nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. Birkaç hafta sonra Sally´e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles´in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco´ya gidecektim, Sally´nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.<br />
<br />
Bu planımı Sally´e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach´ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally´nin ağabeyi Brian´ın evine vardık. Sally´nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian´ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.<br />
<br />
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally´nin babası George´un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally´ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ort***** kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George´a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ´Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?´ diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.<br />
<br />
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally´nin ağabeyi Brian´ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles´ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14´te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ´Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary´le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.<br />
<br />
Brian´ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian´ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ´keşke´ olmayacak. Sally´e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?""Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum. "Biz Frank´le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ´bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ´Ne yapabilirim?´ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally´nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ´Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın´, mesajı alır ve çocuğun CAN´ı beslenir. Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ´Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim´, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ´Ben sevilmeye layık biriyim!´ diye yoğrulur. Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN´dır.<br />
<br />
Doğan Cüceloğlu<br />
Kaynak:Gelişimsel Çocuk Nörolojisi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kutlu Doğum Bilgi Yarışması]]></title>
			<link>http://www.dindersiforum.com/thread-3631.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 10:28:41 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.dindersiforum.com/thread-3631.html</guid>
			<description><![CDATA[Bulunduğum ilde bu sene Kutlu Doğum Haftası'na yönelik bir bilgi yarışması yapılacak.Müftülük-Milli Eğitim işbirliğiyle olacak bu yarışma inşaallah.Resmi yazıyla beraber sorular da geldi bize,öğrencilere dağıttık.Çalışmaya başladılar.<br />
Fikir vermesi için müftülüğün yarışmayla ilgili duyurusunu buraya ekliyorum.Faydalanmak isteyenler için de duyurunun için de soruların kısayolu var.<br />
<br />
<blockquote><cite>Alıntı:</cite>14-20 Nisan 2010 KUTLU DOĞUM HAFTASI DOLAYISIYLA ARDAHAN İL MÜFTÜLÜĞÜNCE DİNİ BİLGİLER YARIŞMASI DÜZENLENİYOR<br />
<br />
AMAÇ : Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla öğrencilerimizin dini bilgilerini artırmaya teşvik etmektir.<br />
KAPSAM : Yarışmaya Ardahan şehir merkezi ve ilçe merkezlerinde bulunan İlköğretim Okullarının 2. kademe kız-erkek tüm öğrencileri (6.7.8. sınıflar) katılabilir.<br />
<br />
YÖNTEM : İl Müftülüğünce hazırlanan 200 adet soru okul idarelerince öğrencilere dağıtılacak, çalışmaları teşvik edilecek, çeyrek final, yarı final ve finalde bu sorulardan sorulacaktır. Eşitliğin bozulmaması durumunda yedek sorular devreye girecektir. Öğrencilerimiz bu soruları <font color="red">Ziyaretciler mesaj icerisindeki linkleri goremezler. Linkleri gorebilmek icin lutfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya</strong></a> tiklayarak kayit olunuz.</font> adresinden indirebileceklerdir.<br />
<br />
ÇEYREK FİNAL : Sınıf Öğretmenleri, sınıfta yarışma yaparak soruları en iyi bilen öğrenciyi sınıf temsilcisi olarak seçecek ve en geç 26 Mart 2010 tarihine kadar Okul İdaresine bildirecektir.<br />
<br />
YARI FİNAL : Okul idareleri sınıf 1.lerini yarıştırarak 6.7.8. sınıfların 1.lerini okullarını temsilen yarışmak üzere seçecek ve en geç 02 Nisan 2010 tarihine kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirecektir. İl Milli Eğitim Müdürlüğü de yarışmaya katılan tüm okulların 3’er temsilcisini (6.7.8. sınıfların 1.lerini) en geç 09 Nisan 2010 tarihine kadar İl Müftülüğüne bildirecektir.<br />
<br />
FİNAL : İl Müftülüğünce 5 üyeden oluşturulan ve en az ikisi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olan juri marifetiyle, İl Müftülüğü tarafından halka açık olarak yapılacak final yarışmasıyla İl 1., 2. ve 3. leri tespit edilecektir.<br />
<br />
ÖDÜLLER : 1. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 500’er TL. 3X500=1500 TL. 2. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 400’er TL. 3X400=1200 TL. 3. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 300’er TL. 3X300= 900 TL.<br />
<br />
AYRICA: Yarışma finaline katılan her öğrenciye kitap paketi hediye edilecektir.<br />
<br />
YARIŞMA YERİ : Ardahan Kapalı Spor Salonu<br />
<br />
YARIŞMA TARİHİ : 14.04.2010<br />
<br />
YARIŞMA SAATİ : 14:00<br />
<br />
NOT:<br />
<br />
1-Dereceye girenlerin ödülleri 16.04.2010 Cuma günü saat 15:00’da yapılacak konferans programından sonra protokol önünde verilecektir.<br />
<br />
2-Finale katılan diğer öğrencilerin kitap paketleri final yarışmasının bitiminde verilecektir.</blockquote>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bulunduğum ilde bu sene Kutlu Doğum Haftası'na yönelik bir bilgi yarışması yapılacak.Müftülük-Milli Eğitim işbirliğiyle olacak bu yarışma inşaallah.Resmi yazıyla beraber sorular da geldi bize,öğrencilere dağıttık.Çalışmaya başladılar.<br />
Fikir vermesi için müftülüğün yarışmayla ilgili duyurusunu buraya ekliyorum.Faydalanmak isteyenler için de duyurunun için de soruların kısayolu var.<br />
<br />
<blockquote><cite>Alıntı:</cite>14-20 Nisan 2010 KUTLU DOĞUM HAFTASI DOLAYISIYLA ARDAHAN İL MÜFTÜLÜĞÜNCE DİNİ BİLGİLER YARIŞMASI DÜZENLENİYOR<br />
<br />
AMAÇ : Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla öğrencilerimizin dini bilgilerini artırmaya teşvik etmektir.<br />
KAPSAM : Yarışmaya Ardahan şehir merkezi ve ilçe merkezlerinde bulunan İlköğretim Okullarının 2. kademe kız-erkek tüm öğrencileri (6.7.8. sınıflar) katılabilir.<br />
<br />
YÖNTEM : İl Müftülüğünce hazırlanan 200 adet soru okul idarelerince öğrencilere dağıtılacak, çalışmaları teşvik edilecek, çeyrek final, yarı final ve finalde bu sorulardan sorulacaktır. Eşitliğin bozulmaması durumunda yedek sorular devreye girecektir. Öğrencilerimiz bu soruları <font color="red">Ziyaretciler mesaj icerisindeki linkleri goremezler. Linkleri gorebilmek icin lutfen <a href="member.php?action=register"><strong>buraya</strong></a> tiklayarak kayit olunuz.</font> adresinden indirebileceklerdir.<br />
<br />
ÇEYREK FİNAL : Sınıf Öğretmenleri, sınıfta yarışma yaparak soruları en iyi bilen öğrenciyi sınıf temsilcisi olarak seçecek ve en geç 26 Mart 2010 tarihine kadar Okul İdaresine bildirecektir.<br />
<br />
YARI FİNAL : Okul idareleri sınıf 1.lerini yarıştırarak 6.7.8. sınıfların 1.lerini okullarını temsilen yarışmak üzere seçecek ve en geç 02 Nisan 2010 tarihine kadar İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirecektir. İl Milli Eğitim Müdürlüğü de yarışmaya katılan tüm okulların 3’er temsilcisini (6.7.8. sınıfların 1.lerini) en geç 09 Nisan 2010 tarihine kadar İl Müftülüğüne bildirecektir.<br />
<br />
FİNAL : İl Müftülüğünce 5 üyeden oluşturulan ve en az ikisi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olan juri marifetiyle, İl Müftülüğü tarafından halka açık olarak yapılacak final yarışmasıyla İl 1., 2. ve 3. leri tespit edilecektir.<br />
<br />
ÖDÜLLER : 1. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 500’er TL. 3X500=1500 TL. 2. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 400’er TL. 3X400=1200 TL. 3. Olan okulun 3 yarışmacı öğrencisine 300’er TL. 3X300= 900 TL.<br />
<br />
AYRICA: Yarışma finaline katılan her öğrenciye kitap paketi hediye edilecektir.<br />
<br />
YARIŞMA YERİ : Ardahan Kapalı Spor Salonu<br />
<br />
YARIŞMA TARİHİ : 14.04.2010<br />
<br />
YARIŞMA SAATİ : 14:00<br />
<br />
NOT:<br />
<br />
1-Dereceye girenlerin ödülleri 16.04.2010 Cuma günü saat 15:00’da yapılacak konferans programından sonra protokol önünde verilecektir.<br />
<br />
2-Finale katılan diğer öğrencilerin kitap paketleri final yarışmasının bitiminde verilecektir.</blockquote>
]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>