Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 1 Oy - 1 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
Yazar Mesaj
nazeende Çevrimdışı
Yeni Üye
*

Mesajlar: 6
Üyelik Tarihi: Jun 2009
Rep Puanı: 4
Mesaj: #1
peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
üç büyük din hep aynı bölgelerde doğmuş neden böyle? okyanus ötesi yerlere peygamberler gönderilmemiş mi? gönderildiyse neden bilmiyoruz? İbrahimi dinlere baktığımızda hepsi yakın bölgelerde sebebi nedir?
03-03-2010 20:24:05 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
serdengeçti Çevrimdışı
Deneyimli Üye
***

Mesajlar: 1,005
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 417
Mesaj: #2
RE: peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
hele şükür hep okuyucu olarak gördüğümüz eski tüfeklerden nazende hocahanım konu ve mesajlarıyla aramıza katılmış
nede iyi etmişsiniz


öncelikle ayette "biz peygamber göndermedikçe azab etmeyiz"İSRA s. ve "İçinde peygamber olmayan hiç bir millet yoktur"(Fâtır, 24) buyuruyor
buda gösteriyorki her kavme her millete peygamber gönderilmiş
çokluğundan kinaye olarak da,124 bin peygamber denmiş
ancak kuranda hepsi zikredilmemiş

izah olarak da,her insan aklıyla Allahı bulamayabilir,bilemeyebilir,ahireti düşünemeyebilir
dinlerin gönderiliş sebebi ve yaradılış sebebimiz Allahı bilmek ve Ona kulluk olduğuna göre,imtihan olmak için haberdar olmak gerektir
maturidilerle eşariler bu konuda her ne kadar farklı düşünse ve biz daha çok maturidi olsak da bu konuda eşari daha haklı gibi görünüyor
anne babaalrın çocuğun dininde yönlendirici olduğu "her doğan islam fıtratı üzre doğar,sonra anneler babaları onları yahudileştirir,mecusileştirir..."hadisi de,akıldan çok çevre faktörünün etkili olabildiğini isbat ediyor
nitekim Türklerin eski şaman dinleri,kızılderilerin dinleri,Afrikadaki mavmav kabilesinin duaları(ihlas süresinin aynısı),budizm brahmanizm konfüçyanizm,hatta sokrates,eflatun ,budha ya bir peygamber yada peygambere inanmış,yada bir peygamber söyleminden etkilenmiş insanlar olduğunu gösteriyor
ihl de milliyetçi bir dinler tarihi hocamız vardı,oğuz kağan ın da bir peygamber olabileceğini söylüyordu
bir diğer sebebde insanlığın en yerleşik devlet,şehir hayatı itibariyle beşiği,merkezi orta doğu olmuştur..daha çok..diğer kıtalara da yön verenler buralar olmuş
hatta nuh tufanı sonrası da merkezin orta doğu olduğu anlaşılıyor..kesin olmayan verilere göre

konuya yapılan başka izahlarıda sanaldan koyuyorum
umarım alıntıya bazı arkadaşlar bozulmazlar Big Grin

*****************


Bir defa insanlığın ilk atası olan Hz. Âdem, Havva validemizle bugün Mekke yakınlarındaki Arafat Dağı yakınlarında buluşmuşlardır. İnsan neslinin çoğalması da yine bu civarda başlamıştır. Hz. Âdem'in oğulları ne kadar çoğalmış olsalar da, meselâ kendisinden sonra peygamber olan iki oğlu Hz. Şit ve Hz. İdris, Mekke'de tebliğ vazifelerini yürütmüşlerdir.

Yine Hz. Âdem'le Hz. Nuh arasında uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Hz. Nuh bugünkü Küfe civarında yaşamış ve ümmetine tebliğ vazifesini orada yapmıştır. Hz. Salih, Hz. İshak, Hz. Eyyûb, Hz. İlyas'ın Şam ve civarında, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. İsa da Kudüs'te yaşamıştır. Hz. Hûd Yemen'de, Hz. Musa ve Hz. Yusuf Mısır halkına peygamber olarak gönderilmiştir.

Diğer peygamberler de hep bu civarda gelmişlerdir. Zaten peygamberler insanlara ve insanlığın toplu olarak bulunduğu bölgelere gönderilmiştir. Çünkü, insanlık hep bu bölgelerde yaşıyordu. Peygamber kıssalarından, tefsirlerden ve İslâm tarihi ile ilgili eserlerinden öğrendiğimize göre Hz. İsa'ya kadar insanlık başta belirttiğimiz bölgelerde yaşıyordu. Zaten o zamanlar insanlığın nüfusu birkaç yüz milyon denebilecek kadardı. Bunun için dünyanın her tarafına yayılma, dağılma ihtiyacı da yoktu. Ne zaman ki, dünya nüfusu kalabalıklaştı, ondan sonra Avrupa ve Asya içlerine kadar yerleşilmeye başlandı.

Başka bir husus, peygamberler sadece Arap milletine gelmiş değildir. Bir kere Kur'ân'ın dışındaki semavî kitaplar İbranî dilinde gönderilmiştir. Hz. Yusuf ile Hz. Musa'nın kavmi bugünkü Mısırlılar ve Kıptîlerdi. Şam, Irak ve diğer bölgede yaşayanların hepsi Arap değildi, farklı milletlere mensuptular. Pek çok peygamberin İsrailoğullarına geldiği düşünülürse, peygamberlerin ekserisinin Araplara gelmediği gerçeği ortaya çıkar. Diğer peygamberler belli bir kavme ve topluluğa geldiği halde, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (a.s.m.) son peygamberdir ve bütün insanlığa gönderilmiştir. Peygamberimizin neslen Arap, Kur'ân'ın Arapça olması bu hakikati değiştirmez. Zaten bugün hemen her ırk ve milletten Müslüman bulunması bu gerçeği ortaya çıkarmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte, Çin, Avrupa ve diğer kıtalara da peygamber gelmemiş diye bir kayıt yoktur. Gelmişse de, ya bunu tarih kaydetmemiş veya sonradan o bölgede çıkan bâtıl dinler kanalıyla unutturulmuştur. Bu arada şu âyet-i kerimeyi de hatırda bulundurmak lâzımdır: "Biz bir peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz." (İsrâ Sûresi, 15)

*****

1- Peygamberlerin yalnız Arab Yarımadası'ndan zuhûru ve diğer kıtalarda hiçbir Nebî'nin gelmeyişi.

2- Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azâba uğratılmasının adâlet olmayacağı hususu.

Şimdi sırasıyla her iki hususu da ele alalım. Ancak, daha önce insanlar arasında Nebî'nin yerine dikkati çekmekte fâide, hatta zarûret olduğu üzerinde duralım. Peygamberlik, üstün bir pâyedir. O, insanın öz yüceliğinin Hak'dan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde, tabiatın verâsını yaşayan varlığın gönlü ve dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme, hem de gönderilip vazîfeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi, Nebî, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hâdiselere nüfuz eden bir istidât değildir. O, bütün melekeleriyle faâl, ceyyid, devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen gökler ötesine yükselen mes'elelerine ilâhî esintilerden tahlil bekleyen, eşyanın ötelerle birleşme noktası sayılan ufuk insandır.

Onda, cisim rûha, akıl kalbe tâbi; nazar, isimler ve sıfâtlar âleminde; kadem, nazarın ulaşabildiği her yerde ve onunla beraberdir... Nebî de duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş; görme, duyma ve bilme tabiî sınırların çok ötelerine yükselmiştir.
Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, duyup işitmelerini ses dalgalarıyla izah etmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkib ölçülerimiz içinde onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla kimseye müyesser olmayacaktır. İnsanlık, onlar vasıtasıyla varlığa nüfûz edip eşyâyı keşfedebilir.

Onların irşad ve tâlim dairelerinin dışında ne eşya ve hâdiselere mükemmel bir nüfûz ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmamıştır ve olamazda... Tabiatın esrârı ve ondaki ilâhî kanunları beşere hediye etmek, onların birinci dersidir ve bu ders mübtedîlere has bir dersdir. Bunun ötesinde ise varlık âlemini, varlığına şahid gösteren Yüce Yaratıcı'nın. isim ve sıfatlarını bildirme; idrak edilmez Zât'ı hakkında ölçü ve incelerden ince temkin... Eğer bütün bu âlemleri elinde tutan; zerrelerden nebülozlara kadar hükmünü ve sözünü geçiren, onları tesbih dâneleri gibi evirip çeviren, hâlden hâle ve şekilden şekile sokan bir Muhteşem Kudret ve İrâde Sahibiyle, ona verilecek ünvanlar ve isnâd edilecek hususlar hakkında, Nebî'lerin apaydın beyanları olmasaydı, ne O'nun hakkında doğru bir söz söylemek, ne de doğru düşünmek mümkün olmayacaktı.

Demek ki Nebî, eşyâ ve hâdiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi her şey ve her hâdisenin en birinci dersi olan, Muhteşem Yaratıcı'yı. Muhteşem Kudret ve İrâde Sahibini isim ve sıfatlarıyla. Zât-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvâzene ve sırlı münâsebete riâyet ederek anlatan da yine O'dur.

Öyle ise, zeminin hiç bir kıtasının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kaldığına ihtimâl verilmemelidir. Nasıl verilir ki; onların irşâd dairelerinin dışında, varlık âlemine dâir, şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş, ne de felsefenin şübhe, tereddüd ve tenâkuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.
Esâsen, her kıt'a, her devrin, bir peygamberin vesâyâsı altında bulunmasını akıl, hikmet ve Kur'ân müştereken te'yid etmektedirler. Hem de aksine ihtimâl verilemeyecek şekilde... En küçük bir müzede ve en basit bir fuarda dahi, teşrifatçılara ve tarifçilere ihtiyaç duyulduğu ve bir yol göstericinin rehberliği ile gezilip görüldüğü ve böyle bir rehber ve yol gösteren olmayınca, gelmenin de, gezmenin de bir mânâsı olmayacağı katiyyen gösterir ki, şu muhteşem kâinat sarayını, onu temâşâya gelen seyircilere anlatacak, ondaki ince noktalara dikkati çekecek ve bu âlemin sırlarını açıklayacak dellâl ve teşrifatçılara da ihtiyaç vardır.

Ayrıca, kurduğu bu düzen ve nizâmı, bu meşher ve sanatlar resm-i geçidini, bir fuar mâhiyetinde en mükemmel şekilde sergileyen ve bütün iş ve eseriyle kendini seyircilere tanıtmak isteyen Zât hiç mümkün mü ki, bu meşherleri açsın eserlerini göstersin, seyircilerin dikkatini çeksin de, sonra intihab edeceği bir kısım müstesna kimselerle Zât, sıfat ve isimlerini, müştâk seyircilere tanıtıp bildirmesin; hikmet dolu işlerini hâşâ abes kılsın!

Baş döndürücü icraâtını mânâsızlıkla ittiham ettirsin! Her şeyi, bir dil ve nağme hâline getirip, onunla bizlere hikmet ve maslahatlarını anlatan Yüce Varlık, her türlü abesden münezzeh ve mukaddesdir! Kaldı ki. O Zât'ın kendi beyânı olan Kur'ân, zeminin her tarafından yer yer zuhûr etmiş peygamberlerden bahisler açmaktadır. "Celâlim hakkı için biz her millete -Allah'a kullukda bulunun ve putlara ibadetden kaçının- diye bir peygamber gönderdik. "(Nahl 36) Ne var ki, insanlık, bu yüce varlıklardan aldığı dersi, bir müddet sonra unutmuş veya sapıklığa gömülerek, Nebî ve ulu kişileri ilahlaşdırmış ve eski putperestliğe dönmüşdür. Yunan'ın ilâhlar dağından, Ganj nehrine kadar, beşer hayâlinin totemleştirdiği bir sürü vesen vardır ki, şimdiki görünüşleriyle çıkışları arasında çok büyük farklar olsa gerektir. Ne Çin'in Konfüçyüs'ünü, ne de Hind'in Brahman ve Buda'sını, kendilerini hazırlayan şartlar ve getirdikleri şeylerle görmek mümkün değildir.

Herşeyi aşındıran zaman ve değişen insan telâkkisinin, bunları da aslından ne kadar uzaklaştırdığını kestirmek oldukça zordur. Eğer Kur'ân-ı Kerim, şüpheleri gideren beyânıyla, Hz. Îsa'yı bize tanıtmasaydı, kilisenin loş cidarları arasında, putperestlik telâkkilerine karışmış papaz anlayışları içinde, sağlam bir Hz. Mesih bulup çıkarmak mümkün olmayacaktı. İnsana Ulûhiyetin isnad edilmesi ve Zât-ı Ulûhiyetin insanlaştırılması; "üç" hem de "bir" tenakuzunun en birinci mesele olarak akîdeye yerleştirilmesi, akıl ve mantığı tezyif ve Allah'a karşı en büyük hayâsızlıktır.

Günümüzde, çığrından çıkarılmış hıristiyan âyin ve ibâdetleri, mâbed ve zâviyeleriyle, eski Roma ve Yunan putperestliği arasında, şekil olarak hiç de ciddi bir fark hissedilmemektedir. Kur'ân'ın aydınlatıcı ve vuzuh getirici beyanâtı nazara alınmadan, kilise ve orada olup bitenlere bakan bir kimsenin, Hz. Mesih'i (A.S.) Apollon'dan ayırması da oldukça zordur. Bulunduğumuz çağa, bu kadar yakın bir devreye ait Hıristiyanlığın, kendi kitab ve peygamberlerini bu hâle getirdiği noktasından hareketle diyebiliriz ki; zamanın öğütücü korkunç dişleri arasında, kimbilir nice Mesihler ne hâle getirildi!

Sıhhatli bir haberden öğrendiğimize göre, her Nebînin vazifesini kendinden sonra havarileri yapacağına ondan sonra ise, bir kısım mirasyediler herşeyi alt-üst edeceğine dair bir peygamber sözü var ki, çok önemlidir. Evet, buna binaen, bugün batıl din olarak gördüğümüz nice dinler vardır ki, temiz bir asıldan, vahiy kaynağından geldiği hâlde, müntesiplerini cehâleti ve düşmanlarının insafsızlığıyla, bugün hemen bütün esaslarıyla hurâfe yığını durumuna gelmişlerdir. Öyle ise, günümüze kadar mevcudiyetini sürdüren bâtıl görünümlü dinlerin, pek çoğunun sağlam bir aslı olması ihtimâli, oldukça kuvvetli ve her devrin, bir peygamberin adını alması da gayet makûldür. Peygamber olmayana peygamber demek, Nebî'nin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ancak, arz edilen hıristiyanlık misâliyle, Budizm'in menşeine kuşkulu bakmamak, Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek de insanın elinden gelmiyor. Hattâ Konfüçyüs'ü, onun o tıkanık felsefesinin ötesinde aramak; Şamanizm'in te'vil götürebileceği hesabıyla hareket etmek, akıllıca bir davranış sayılır zannediyorum. Bunlar çıkışlarında ister bir zülâl, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hâdiselerin onları bazen aşındırıp, bazen de yeni ilâvelerle başkalaştırması, o kadar çok vukû' bulmuştur ki, muhâl-farz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, getirdikleri dini tanıyamayacaklardı. Dünyada, daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok din vardır ve bunların büyük bir kısmının temelindeki safveti kabul etmek de, zarûrîdir.

Bir kere Kur'ân: "İçinde peygamber olmayan hiç bir millet yoktur"(Fâtır, 24) diyerek âlemşümûl bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihânın her tarafında zuhûr etmiş olan ve bir beyâna göre sayıları 124 bine bâliğ bulunan Nebîlerden ancak 28 tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair her hangi bir ma'lûmata sahip bulunmamaktayız. Esâsen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye birşey de yoktur. Kur'ân: "Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık. bir kısmını anlatmadık"(Gâfir, 78) diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir. Şu kadar var ki, bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi, bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır.

Ezcümle, hepsinde "çok"dan "tek"e doğru gidiş; tahammül - fersâ musibetler karşısında herşeyi bir tarafa bırakarak, bir yüce dergâha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış; fizik ötesi hâdiselerle münâsebete geçişte, müşterek tavır ve davranış; hep menbâ ve muâllim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adaları'ndaki yerlilerden, Maya'lara kadar; Kızılderililer'den Yamyamlar'a kadar, âyin ve dinî ilâhilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir... Prof.Dr. Mahmud Mustafa'nın, çok vahşi iki kabîle hakkındaki mütalâaları bu hususu te'yid etmektedir. Doktor'un ifâdesine göre Mavmav'lar Mucay isminde bir ilâha inanırlar. Bu ilâh, Zât'ında ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğurulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır. Neyamneyam Kabilesi için de, Mavmav'ların kanaatına benzer şeyler nakletmektedir: Onlar da herşeye sözü geçen, ormandaki herşeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilâh vardır ki, işte O Ma'bud-u Mutlak'dır, diye düşünmektedirler. Görülüyor ki, bunlardaki ilâh telâkkisi ile Kur'ân'daki Zât-ı Ulûhiyet düşüncesi arasında, hemen hemen fark yok gibidir. Hattâ, Mavmavlar, "Aynı İhlâs sûresinin muhtevasını söylüyorlar" desek yerinde olur. Medeniyetden bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin te'sir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek: "Her milletin bir Resûlü vardır ve Resûlleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez"(Yu"us-47) beyânı, ilâhî ve âlem-şümûl bir hakikattir ve hiçbir kıt'a bu hakikatin şümûl sahası haricinde değildir.

Dr. Mahmud Mustafa'nın naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerkük'lü Matematik Profesörü Dr. Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika'da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen Doktor, kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu: Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah'ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatda cereyan eden her şeyin onun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı. Ve daha, bir sürü selbî ve vücûdî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle te'lif etmek katiyyen mümkün değildi... Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücrâ yerlerinde, bu akîde ve telâkki birliği ancak kâinatın sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izâh edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhîd akîdesini, vahşet içinde yüzen Mavmav'lara, Neyamneyam'lara veya Maya'lara vermek asla mümkün değildir.

Demek, arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmeti Sonsuz beşer nev'ini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara, onlar vasıtasıyla nurlar serpmiş ve cihanları aydınlatmış...

Şimdi de, peygamberleri görmemiş kimselere, azab edilip edilmeyeceği hususunu inceleyelim. Evvelâ, birinci bölümde gördük ki; zemin, hiçbir zaman nur-u nübüvvetten mahrum kalmamış, ara sıra muvakkat bir kuraklık hissedilmiş ise de, hemen arkadan sağanak sağanak rahmet boşalmış. Binâenaleyh, her ferd az-çok, bu rahmeti görmüş, duymuş, tadmış ve doymuştur. Ne var ki, tahrîfin süratli olduğu yerlerde fetret de o kadar çabuk bastırmış ve o mıntıkayı karanlığa boğmuştur. Her karanlığı bir aydınlık ve her aydınlığı bir karanlık tâkib edip dururken kendi irâdelerinin dışında karanlıkta kalanlara da Hak rahmet müjdesini vermiştir: "Biz peygamber göndermedikten sonra azab edicilerden değiliz"(İsrâ, 15). Demek evvelâ uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azab veya rahmet... Vâkıa mezheb imamları, teferruatda biraz farklı düşünürler. Meselâ, İmam Maturidî ve taraftarı, kâinatda, herbiri bir kitab binlerce delil varken Allah'ı bilmeyen ma'zur olamaz derler. Eş'ariler ise: "Biz peygamber göndermeden azab edecek değiliz.. " meâl-i âlîsiyle ifâde edilen âyete dayanarak, azaba müstehak olmanın, tebliği müteâkib olacağı hususunu esas alırlar. İki imamın nokta-i nazarlarını te'lif edenler de vardır: Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehli necâtdır. Zîrâ, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkib ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşad edilir, ondan sonra davranışlarına göre cezâ veya mükâfat verilir. Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah'a karşı ilân-ı harb ediyorsa, o. dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhâdının cezâsını görecektir.

Netice olarak diyebiliriz ki: Allah'ın peygamber göndermediği boş bir kıt'a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir Nebî'nin estirdiği meltemden nasîbini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre "fetret devri" denmiş ve o devrin insanlarının azabdan bağışlanacağı ifâde edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkârı ulûhiyete sapılmasın. Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan bilir.

***********************
Dünyanın her yerine peygamber gönderilmiştir. Peygamberlerin sayısını bilemiyoruz. Yalnız hadis kitaplarında, bir rivayette 124 bin, (40) diğer bir rivayette de 224 bin(41) peygamber gönderildiği bildirilmektedir. Hadis usûlü açısından bu rivayetlerin hepsi tenkit edilebilir. Ancak, ister 124 bin, ister 224 bin olsun, sayı mühim değildir. Mühim olan husus şudur: Allah, hiçbir devri boş bırakmamış, hemen her devirde peygamber göndermiştir.
Peygamberler bir bölgeye ve belli topluluklara değil, dünyanın çeşitli ülkelerine, ayrı ayrı mıntıkalara gönderilmişlerdir. Nass-ı kat’î ile: “Hiçbir millet yoktur ki, içlerinde, onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi zuhur etmiş olmasın.”42 buyrulmaktadır. Kur’ân’ın bu kat’î nassı gösteriyor ki, yeryüzünde hemen her topluluk içinde peygamber zuhur etmiştir. Bunun böyle olması kat’îdir.
Başka bir âyette, Allah şöyle ferman etmiştir:
“Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azap edecek değiliz.”43 Yani Allah’ın peygamber göndermedikten sonra, bir cemaati hesaba, sigaya çekmesi ve azap etmesi, O’nun rahmetinin şümulüne muvafık değildir. Zira O: “Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görecek, kim de zerre kadar şer yaparsa onu görecektir.”44 kat’î fermanıyla, hayrın, şerrin karşılıksız bırakılmayacağını ifade etmektedir. Oysaki, kendilerine peygamber gönderilmemiş kimseler, hayrı-şerri bilmediklerine göre, azap olacakları da söylenemez. Binaenaleyh Allah (celle celâluhu), hayrın-şerrin hesabını soracağına göre, demek ki, herkese peygamber gönderilmiştir. Herkese peygamber gönderen Allah, bu hükmü: “Hiçbir millet yoktur ki, içlerinde onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi gönderilmiş olmasın.”45 şeklinde ifade etmiştir.
Şu birbirine bağlı mantık silsilesi içindeki üç kanuna dikkati çektikten sonra, şimdi esas meseleyi arz etmeye çalışayım: Yeryüzünün hemen her tarafına Allah, muhtelif devirlerde, ayrı ayrı peygamberler göndermiştir. Bu peygamberler, bir kısım kimselerin zannettikleri gibi, sadece Arap Yarımadası’nda da zuhur etmemiştir. Hiçbir delile dayanmadan, bütün peygamberlerin Arap Yarımadası’nda zuhur ettiğini iddia etmek, Kur’ân’ın nasslarına aykırıdır. Aslında biz, ne Arap Yarımadası’nda zuhur eden peygamberlerin bütününü, ne de dünyanın başka yerlerinde zuhur eden peygamberleri bilmiyoruz. İster peygamberlerin sayısı 224 bin, ister 124 bin olsun, biz bunların içinde ancak, üçü şüpheli olmak kaydıyla, 28 tanesini bilebiliyoruz.
Evet, Kur’ân-ı Kerim’in bildirmesiyle, Hazreti Âdem’den Efendimiz’e (aleyhimüssalâtü vesselâm) kadar ancak 28 tanesini bildiğimizi söyleyebiliriz. Bunların da, nerelerde zuhur ettiklerini göstermek mümkün değildir. Hazreti Âdem’in türbesinin Cidde’de olduğu kanaati kavidir. Ancak bunların hiçbiri de sıhhatli değildir. Hazreti Havva ile Hazreti Âdem’in Cidde’de buluştuklarına dair rivayetler de kuvvetli değildir. Binaenaleyh, biz, daha başta, Hazreti Âdem’in nerede peygamberlik yaptığını bilmiyoruz. Birazcık Hazreti İbrahim’i bildiğimizi söyleyebiliriz. Evet, Bâbil ve Anadolu dolaylarında dolaşmış, Suriye’ye gitmiştir. Lut Peygamberin de, Sodom, Gomore ve Lut Gölü çevresinde vazife yaptığını zannediyoruz. Medyen’de bulunan Hazreti Şuayb’ı, Mısır’da neş’et eden Hazreti Musa’yı tanıdığımızı söyleyebiliriz. Hz. Yahya ve Zekeriya’nın da Akdeniz memleketlerinde bulunduklarını kabul edebiliriz. Muhtemelen Anadolu’ya da geçmiş olabilirler... Meselâ, Efes’in Hazreti İsa ve Hazreti Meryem’le alâkası, bu mevzuda fikir verebilir, ama, bunların hiçbiri müdellel ve kat’î değildir.
Bu yirmi sekiz nebinin dışındaki peygamberlerin pek çoğunun, nerede neş’et ettiğini ise hiç bilemiyoruz. Bundan anlaşılıyor ki, bizim bu mevzuda bir hükme varabilmemiz kat’iyen mümkün değildir. Hele bir de bu dinlerin aslı kaybolmuş, peygamberliğin izi, âsârı kalmamış ise... Bu itibarla, peygamber gelmiş midir, gelmemiş midir? Herhangi bir hükme varmamız tamamen imkânsızdır.
Konfüçyüs’e “peygamber” diyemeyiz, çünkü peygamber olmayana “peygamberdir” demek küfür olduğu gibi, peygamber olana da “değildir” demek yine küfürdür. Konfüçyüs ve ülkesi için düşündüğümüz aynı şeyler, Avrupa için de bahis mevzuudur. Ama kat’î bir şey söyleyemeyiz. Zira, bir şey bilemiyoruz.
Sokrates için söylentiler vardır, ama, Sokrates’in hayatı da bize tam intikal etmemiştir. Yahudiliğin tesirinde bir feylesof mudur, başka bir fikir adamı mıdır? Tam bir şey bilemiyoruz. Bazı düşünürler, onun Yahudilik tesirinde bir feylesof olduğuna hükmederler. Ancak tarihî vesikalar, Sokrates’in böyle olduğu mevzuunda, herhangi bir kanaat serdetmemektedirler. Eflâtun’un, kendisinden naklettiği şeylere bakılırsa, Sokrates diyor ki: “Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu –Halüsinasyon olabilir–. Bana insanlığın irşadı için bir şeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Allah fikrini telkin etmek, onları Allah’a tevcih etmek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum...” Binaenaleyh, Sokrates’in söylediklerinde şayet bir hakikat payı olsaydı fikre, felsefeye daha yakın ve daha uyumlu Avrupa topluluğu için zuhur etmiş bir peygamber olduğu söylenebilirdi. Dikkat buyurun “Sokrates peygamberdir.” demiyorum. Çünkü değilse küfre girerim. Ama bir ihtimal ile sadece “olabilir” diyoruz...
Hadisin beyanına göre 124 bin veya 224 bin peygamber gelmiş. Biz bunların nerede zuhur ettiğini bilemiyoruz; ancak dört tanesinin yerini bilebiliyoruz. Muhbir-i Sadık Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), her yerde bunların zuhur edebileceğini söylüyor. O’nun bu irşadına binaen size, dünyanın çeşitli yerlerinde, adını ve sayısını bilemediğimiz bu peygamberlerin zuhur ettiğine dair bir kısım emareler arz edeceğim:
Bunlardan birisini bugün Riyad Üniversitesi’nde matematik profesörü, Kerkük Türklerinden Adil Bey’den nakledeceğim. Hoca diyor ki: “Amerika’da doktoramı yaptığım sırada, yer yer Amerika yerlileri ve zencilerle görüştüğüm oluyordu. Bu kabileler arasında bazen öyle dinî prensiplerle karşı karşıya kaldım ki, bu prensipler aynen bizdeki ulûhiyet akidesine uyuyordu. Meselâ: “Allah’ın eşi ortağı yoktur. Çünkü iki ilâh olsa idare karışır...” diyorlardı ki, bu, hemen hemen “Eğer yerde, gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) bozulup gitmişti.”47 âyetinin mânâsını ifade ediyordu. Eğer bu hakikati zencilere bir peygamber fısıldamasaydı, bunu kendi kendilerine bilmeleri mümkün değildi. Yine bu zenciler “Allah doğmaz, doğurmaz.” diyorlardı ki; bu da ancak aydınlanmış bir zihnin ifadesi olabilirdi. Çünkü doğmak, doğurmak beşere ait bir hassadır ve ihtiyaçtan ileri gelir. Allah böyle şeylerden müstağnidir. Eğer bir peygamber onların kulaklarına bu meseleyi üflemeseydi bunu nereden bileceklerdi? Binaenaleyh, hâlâ ateş dansları, yaşlıların kesilip yenmesi ve daha değişik telakkileriyle bu iptidaî cemaatlerde, böylesine derin, köklü ve ancak mütekâmil milletlerde rastlayabileceğimiz bir ulûhiyet akidesinin bulunması mümkün değildir. Olsa olsa bu onlara, dıştan bir nebi diliyle üflenmiş, telkin edilmiş bir hakikat olabilir.
Asrımızın fikir adamlarından, ateizmden dönmüş Profesör Mustafa Mahmud, daha evvel günümüzün modası olarak materyalizmin hayranı iken, Kur’ân-ı Kerim’i tetkik edip, İslâmiyet’i inceledikten sonra, 180 derece bir dönüşle küfürden uzaklaşmış ve füze hızı ile mescide ulaşmış birisidir. Mustafa Mahmud bir seyahatinden bahsederken diyor ki: Afrika’da, Neyam-Neyam ve Maw-Maw kabileleriyle karşılaştım. Neye inandıklarını sordum. Dediler ki; “Biz öyle bir Mâbud’a inanıyoruz ki, gökte durur, yerdekileri idare eder.” Allah gerçi gökte durmaz ama, öteden beri “O Rahmân, Arş’a istiva etmiştir (oturmuş).”48 âyet-i kerimesiyle ifade edildiği gibi, ilâhî emir ve hükümler gökten gelir. Onun için nazarlar ve eller göklere doğru kaldırılır.. ve gördüm ki, İhlâs sûresinin mânâsını söylüyorlar: “Allah, her şey kendisine dayanan ve kendisi hiçbir şeye dayanmayan bir varlıktır. O bir ana ve babadan doğmamıştır. O’nun eşi benzeri yoktur...” Başka bir kabileye gittim. Hâlâ, yaşlı ve hastaları kesip-yiyor olmalarına rağmen, bu vahşiler, Allah’a tıpkı bizler gibi inanıyorlardı. Kur’ân’ın anlattığına yakın bir tevhid anlayışları vardı.
Şayet bu hususlar onların kulaklarına bir nebi tarafından fısıldanmış olmasaydı, bunları bilmeleri düşünülemezdi. Evet bu gerçekleri onlara nebiler fısıldadı. Sonra da âbâ an-ced, bu asra kadar gelip ulaştı...
Evet, ister Kur’ân-ı Kerim, ister realite, isterse tarihî gerçekler, bizlere, sayısını tam bilmesek bile, dünyanın hemen her yanına pek çok peygamberin gelmiş olduğunu göstermektedir.

40 124 bin nebi olduğuna dair bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 5/265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/652; et-Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/95.
41 Bursevî, İsmail Hakkı, Tefsiru Ruhu’l-Beyan, 2/323; 6/49; 8/215.
42 Fâtır sûresi, 35/24.
43 İsrâ sûresi, 17/15.

Nefsin nefesini kesmezseniz,nefis ve şeytan bir gün keser sizin nefesinizi..

[Resim: banner10.gif]
(Bu Mesaj 03-03-2010 22:13:26 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : serdengeçti.)
03-03-2010 22:01:54 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
ilhan AKMAN Çevrimdışı
Deneyimli Üye
***

Mesajlar: 2,144
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 767
Mesaj: #3
RE: peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
Ben bu konuda şunu diyorum:Kuranda adı geçen peygamberler sadece o bölgeye gönderilen peygamberlerin isimleridir ...Kuran başka bir bölgeye gönderilmiş olsaydı diyelim japonyaya o zaman peygamberlerin adı chang leee chung vs olacaktı...Yani insanların anlayaıp algılayabileceği şekilde bildiği gördüğü yerlere gönderilen peygamberlerden bahsedilmiştir Kuranda...
03-03-2010 23:33:02 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
müslümanvarlık Çevrimdışı
Aktif Üye
**

Mesajlar: 575
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 218
Mesaj: #4
RE: peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
Ahmet Kurucan

Peygamber gönderilmeyen kavimler
Öteden bu yana sorulan bir soru var.


Önemine binaen soruyu olduğu gibi aktarmak istiyorum: "Neden semavi dinlerin izleri ve tarihleri sadece Avrupa, Anadolu, Orta Asya veya Arap Yarımadası gibi bölgelerde daha çoktur? Neden Kuzey ve Güney Amerika'da, Okyanusya'da, Uzakdoğu'da ya da Afrika'nın uzak kesimlerinde ortaya çıkmamıştır? Amerika kıtası neredeyse 18. yy'da keşfedilmesine rağmen orada hiçbir şekilde semavi din izlerine rastlanılmamaktadır. Ya güneşe taparlar, tanrılarına kurbanlar keserler, piramitlerde ibadet ederler. Benzer durum Aborijinler, Budistler veya Zerdüştler için de geçerlidir. Demem o ki bu uygarlıklar çok uzun süre Allah'ı bilmeden mi yaşadılar? Yoksa kültürlerindeki tanrı-kral ya da çok güçlü yönetimler Allah'ın gönderdiği elçilere engel mi oldu?"

İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren ulemanın üzerinde fikir yürüttüğü, müzakereler yaptığı ve cevaplar ürettiği bir mevzudur bu. Konu ile alakalı detaylı bilgi edinmek isteyen kişiler mutlaka kelam kitaplarında yer alan bu müzakerelere bakmalılar. Ben meseleye farklı bir perspektiften yaklaşmaya çalışacağım.

Öncelikle bir insan neden bu soruyu sorar diye düşünelim istiyorum. Gerçekten neden sorar bir insan bu soruyu? Peygamber gönderilmeyen kavimlerin ahirette cehenneme gideceği varsayımından hareketle haşa ve kella, Allah'ın adaletinden mi şüphesi vardır? Bir başka dille ifade edecek olursak, kullarına zulmedeceğini mi düşünmektedir? Rahmaniyet ve rahimiyetinden mi endişe etmektedir? Yoksa Allah'ın şefkatinden daha öte bir şefkat duygusu mu taşımaktadır o insanlara karşı?

Bu soruların hepsinin cevabı inanan bir mümin için hayır olmalıdır, olmak zorundadır. Neden? Çünkü Allah, peygamber göndermediği bir kavme azab etmeyeceğini bizzat kendisi kendi kitabında bizlere beyan etmektedir. Allah adildir, rahmandır, rahimdir, hiç kimseye zulmetmez. Bunlar da Kur'an'da değişik yerlerde yüzlerce defa beyan buyurulan hakikatler cümlesindendir. Allah mülkün yegâne malikidir. Mülk sahibi ise mülkünde dilediği gibi tasarruf eder ve neden öyle tasarrufta bulundun diye O'na soru sorulmaz. Bizi insan olarak yarattığı gibi hayvan, bitki veya camid maddelerden mesela taş olarak da yaratabilirdi. Dünya hayatında hakkımızda böyle takdir buyuran ve ona göre tasarruf eden Allah, ahirette bizi cennetine veya cehennemine koyabilir. Bu tamamıyla O'na ait bir karardır. Hiç kimsenin bu karara itiraz hakkı da yoktur. Çünkü, başta dedik; hakiki mülk sahibi O'dur. Dolayısıyla peygamber gönderilmeyen kavimlere azab edileceği endişesi duymak, bir manada mülk sahibinin mülkündeki tasarrufa karışmak, O'nun şefkatinden, rahmet ve merhametinden öte bir şefkat, rahmet ve merhamet taşımak demektir ki tek kelime ile yanlıştır.

Pekala, Allah gerçekten peygamber göndermemiş midir denecek olursa; öncelikle peygamber lafzı Arapçada iki ayrı kelime ile ifade edilir; rasul ve nebi. Her ikisi de Allah'tan vahy alır. Rasul vahyi başkalarına tebliğ ile mükellef, nebi ise mükellef olmayan kişidir. Bir başka tasnife göre rasul ister yeni, isterse bir önceki şeriatı tashihle görevli kendisine kitap ve suhuf verilmiş, nebi ise önceki şeriatlarla amel etmek zorunda olan kişidir.

Kur'an peygamber olup olmadığı tartışmalı üç kişi hariç, 25 peygamberden bahseder. Bunlardan dördü yukarıdaki tasnife göre rasul kategorisindedir. Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem). Ama Kur'an, "Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız nice peygamberler de gönderdik." (4/164) diyor. Hemen devamındaki ayette ise, "Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." (4/165) buyuruyor. Peygamber diye tercüme edilen kelimelerin Kur'an'daki karşılığı ise rasul. Bu da gösteriyor ki rasulleri 4 ile sınırlamak doğru değil. İhtimal, soruda zikri geçen bölgelerde birçok rasul gelmiş ve İlahi vahyi tebliğ etmişti. Nitekim bugün bazı Uzakdoğu dinlerinin Vedalar, Upanişatlar gibi kitaplarında yer alan öğretilerin tevhid çizgisini taşıması bunun göstergesi olabilir. Buda'nın bazı öğretileri, Şintoizm'in bazı uygulamaları da hakeza.

Meselenin dünyanın dün ve bugünkü jeolojik ve demografik yapısı başta olmak üzere ele alınması gereken başka noktaları da var. Araştırma ruhu, öğrenme azmi olanlar için kitaplar, kütüphaneler, bilgisayarlar çok uzak değil.



a.kurucan@zaman.com.tr

03 Mart 2011, Perşembe

İslam'ın ilerlemesini sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve isyankâr ruhlu kimseler gerçekleştirecektir...Aliya İzzetbegoviç
03-04-2011 11:18:34 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
ÖZTÜRKce Çevrimdışı
ddf özel üyesi
*****

Mesajlar: 1,048
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 940
Mesaj: #5
RE: peygamberler neden hep ortadoğuya gelmiş
(03-03-2010 23:33:02 PM)ilhan AKMAN Yazılan: Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen Buraya Tıklayınız.Ben bu konuda şunu diyorum:Kuranda adı geçen peygamberler sadece o bölgeye gönderilen peygamberlerin isimleridir ...Kuran başka bir bölgeye gönderilmiş olsaydı diyelim japonyaya o zaman peygamberlerin adı chang leee chung vs olacaktı...Yani insanların anlayaıp algılayabileceği şekilde bildiği gördüğü yerlere gönderilen peygamberlerden bahsedilmiştir Kuranda...

[/b]İşi sualndırmış gibi olmayalım da ilhan hocam sanki buchang leee chung [b]bir çinli peygamber namzedine benzemiş isim olarak.
Mesajına katılıyorum bu arada ben de aynı düşünüyorum.

"İYİ DEĞİLİM" demek ne haddimize. ŞÜKÜRler olsun Her halimize.
03-04-2011 21:22:36 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

İletişim | Dindersiforum.com | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Hafif Sürüm | RSS